14 Ağustos 2019 Çarşamba

Onuncu Gün; Budapeşte

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Brugge
Yedinci gün; Volendam ve Amsterdam
Sekizinci gün; Dresden
Sekizinci gün; Prag
Dokuzuncu gün; Viyana
Onuncu gün; Bratislava

Sabah Bratislava'da iki dk geçirdikten sonra Budapeşte için yola çıktık. Herhalde 3-4 saatte varmıştık.

Budapeşte'de ilk Kahramanlar anıtının olduğu yere gittik. Rehberimiz orada yaşayan ve seyahat acentesinde çalışan bir Türktü.


O meydanda biraz anlattı, ve diğer grubu beklediğimizden 20 dk serbest zaman verdi.
Yok yani bir şey yok, on heykelle 200 fotoğraf mı çektirelim, ne yapalım?! O yirmi dk oldu yarım sa. sonra kırk dk... diğer otobüs geldi, sonradan gelmelerine rağmen onlar önden gitti. Biz de çimlerde otobüsümüzü bekledik.
Bundan sonra hep arabada dolandık. Dolandık. Güya rehber var hiçbir şey anlatmıyor.
Kendimizce gördüğümüz ve merak ettiğimiz yerlere hikayeler anlatıyoruz, sesimizin ulaştığı tüm koltuklar buna eşlik ediyordu. Bu işte olumsuz durumlarda bile keyif almaktır. Her zaman değil ama uyumlu insanlarla bunu başarmak çok da zor değil.


Şehre tepeden bakmanızı sağlayan, Özgürlük heykelinin de bulunduğu Gellert tepesinde bir mola veriyoruz.
Budapeşte çok güzel bir şehir. Gerçekten çok güzel.
İlk defa bir yere böyle tepeden bakınca dedim ki; "Ah! İstanbul kadar güzel!

Sonra Trinity Meydanına gidiyoruz. Masallardaki şatoları andıran - üzgünüm ama söylemek zorundayım- harika bir kilise var burada. Her açıdan fotoğraf çekmeye doyamayacağınız 700 yıllık bir tarihe sahip Matthias Kilisesi!
Mohaç Meydan Muharebesinden sonra Macaristan'ı alan Kanuni, ilk cuma namazını da burada kıldırmış, ardından burası şehrin ana camisi olmuş.
Sanırım bir ah da burada gönlümüzden kopuyor..

Daha sonra yemekten önceki zamanımızı geçirmek üzere her yerin kapalı olduğu bir köye geçiyoruz. Sadece bir iki Türk dükkanı açık ve buralardan alışveriş yapalım diye getirildiğimiz bu yerde de sorun çıkarmamaya kendimizi eğlendirmeye çalışıyoruz.


Bu ıssız köyden yemek yerine geçildiğinde yemek için oturmuyoruz ve sokaklarında dolaşıyoruz.
Çünkü benim için gezmek bu ya, yollarda dolanmak :)
Kısıtlı süremizde köprüye çekip şehri izleyip fotoğraf çekiyoruz. Sonra görkemiyle insanı büyüleyen parlemento binasının dibine kadar gidiyoruz!


Burada yaptığımız en güzel şeyde sıra. Tuna nehrinde tekne gezintisi. Zaten akşam tavsiye ediliyor bu tekne gezisi. Çünkü şehrin ışıklandırması bir harika. Maalesef hiçbir yüksek çözünürlüklü kamera Allah'ın verdiği gözün gördüğünü size aktaramıyor.


Kısaca şöyle demek istiyorum: Budapeşte'ye bayıldım. O da benden azıcık hoşlansa yeter.

Bir sonraki şehirde ve yazıda görüşmek üzere..

4 Ağustos 2019 Pazar

Onuncu Gün; Bratislava'da 1 Saatte Neler Yapılır?

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Brugge
Yedinci gün; Volendam ve Amsterdam
Sekizinci gün; Dresden
Sekizinci gün; Prag
Dokuzuncu gün; Viyana

Onuncu güne gelene kadar hiçbir yazımı okumadıysanız da önce Viyana yazımı okuyun. Okuyun ki neden böyle dediğimi anlayın.

Onuncu günümüzde iki ülke iki şehir görecektik. Yani.. ne kadar görebiliriz ki bu kısıtlı zamanda.
Ama benim için bir şey değişmişti artık. Sabredeceğim kadar sabretmiştim, sonunda bu turu düzenleyenlerden bir şey beklemem gerektiğini öğrenmiştim, zor yoldan.
Tatilin bu kısmı önceki kısmından çok farklıydı benim için.
Suratım daha az gülmeye, daha az sabretmeye başladım. Canım fotoğraf çektirmek bile istemiyordu.


Sabah bizi Çekoslavakya'nın bölünmesinden sonra kurulan Slovakya'nın başkenti Bratislava'da bir meydana getirdiler, "zaten bir şey yok bir saat yeter" dediler.
Biz de bir saat dolandık.

En orijinal ürünler buradaydı. Ama üzerinde Bratislava veya Slovakya yazanlar değil tabii. El yapımı seramikleri vardı misal, çok güzel ürünlerdi.


Böyle avare gibi dolandıktan sonra meydanda buluştuk ve tekrar yola çıktık.
Biraz yolumuz var, başka bir ülkeye geçiyoruz..

Nasıl? Dehşet bir yazı oldu değil mi? Hepiniz koşarak da olsa Bratislava'ya gitmek benim gibi bir saat geçirmek istiyorsunuzdur eminim!


Bir sonraki yazıda görüşürüz.

3 Ağustos 2019 Cumartesi

Amok Koşucusu

Vay canına Viyana'dan sonra yazmaya nasıl ara vermişim.
Dedim size Viyana Kalbimde yaradır diye.. sızısı bir süre yazmama engel olduysa demek ki..
Gezi yazılarına bir kitap yorumu sıkıştırayım çünkü burası da instagram hesabım da uzun süredir kitapsız kaldı ki bu beni üzer.

Geziye 3 arkadaş gittik, hepimiz yanına diğerlerimizin de okumadığı bir kitap alması konusunda anlaştık. Ben ortak arkadaşımızdan bir kitap aldım bunu getiriyordum dedim. Sağ olsun onlardan gelen iki kitap da benim okuduğum iki kitaptı.

Bir ara bir hocadan ödünç kitap aldım ama acayip uykumu getirdi. Kitabı yarıladım ama bitirmedim bitirince onu da yazarım.
Bu kitap ise önde oturan yolculukta kitap okuyamayan iki hocadan ödünç aldığım bir kitap.
Bu arada eskiden benim de yollarda okuyamadığımdan ve bunu nasıl aştığımdan bahsederek onları gaza getirdim. Ve biliyor musunuz gezi sonunda en yolda okuyamam diyen hoca bile iki kitap bitirmişti.
Seyhan bize de öğret yolda okuyabilmek için ne yapalım diyenleriniz varsa; yolda kitap okumak ya da okuyamamak isimli yazıma göz atabilir.

Amok Koşucusuna gelirsek, Stefan Zweig'ın aşina olduğumuz türde uzun öykülerinden.
Kitaptaki kahramanımız bir gemide birinden hikayesini dinler, hikayedeki gizemli kişi bir doktordur, kendisinden yardım isteyen bir kadına doğru zamanda uzatamadığı yardım eli için vicdan azabı duymaktadır.
Hikayenin detaylarını doktor anlatırken, Amok Koşucusu kime denirmiş onu da öğreniyoruz.
Stefan Zweig'ı tanıyanlar için kendilerini şarşırtmayacak, tanımayanlar için güzel bir tanışma olacak bir kitap.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Dokuzuncu Gün; Viyana

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Brugge
Yedinci gün; Volendam ve Amsterdam
Sekizinci gün; Dresden
Sekizinci gün; Prag

Aslında biliyor musunuz benim için ne olduysa Viyana'da oldu.
Benim kayış Viyana'da koptu. Viyana'da zıvanadan çıktım. Şimdiye kadarki anlattığım şeylere hep gülüp geçmiştim. En fazla kendi aramızda dalgasını geçer olmuştuk.

Geceyi Prag'ta geçirdik. Kahvaltı sonrası yola çıkış saatimiz ne oldu biliyor musunuz?
11 !!! Viyana'ya vardığımızda saat 3'ü. Ve toplanma saatimiz de 7! Yedide toplanıp ne yapacağız biliyor musunuz? Bratislava'ya gidip otelde pinekleyeceğiz!
Evet, on yıldır bu işi yaptıklarını söyleyen  ve kendini zerre geliştirmemiş bir ekiple yola çıkınca Viyana sadece şinitzel yiyip döneceğiniz bir yer oluyor. Başka bir şey yapmaya gerek yok canım! Osmanlı iki kere kuşatıp alamamış, müzede bir sürü Osmanlı eseri sergileniyormuş, Viyana'da bir de Türkenschanzpark diye bir yer varmış adamların umurunda değil. Otelden otele gidip yatma peşindeler.
Ben beni gezdirsinler derdinde en başından beri olmadım inanın, eğer sinirimi bu sanıyorsanız. Ben birkaç saat daha fazla zaman geçirebileceğim yerde, bunların uyumasını, sigara molalarını, geri zekalılıklarına giden zamanı düşünüp sinirleniyorum. Detaylara girmeyeceğim ama Viyana kalbimde yaradır. Bir gün tekrar gitmek, gittiğimde de uzun uzun kalmak istiyorum ♥

Otobüs ile sözde panoramik turumuzu atarken,Opera binası, Belediye binası, Prater önünden geçtiğimiz yerler oluyor. Beldevere Sarayında fotoğraf molası veriyoruz.


Daha sonra rehber müsveddesi bizi Aziz Stephan Katedraline götürürken birden serbest zaman ilan ediliyor. İsviçre cad. indiğimiz yerde yediye buluşmak üzere sidik kokuları eşliğinde Kilisenin olduğu St. Stephan Meydanına ulaşıyoruz ve kiliseyi geziyoruz.


İlk önce içip içip nere bulurlarsa işiyorlar diye düşündüm ama bu koku atlardan geliyor olmalı, bu yoğun kokunun başka bir açıklaması olamaz.


Faytonlar güzel, atları sağlıklı görünüyor. Bizim orta çağdan kalma atlarımız ve arabalarımız gibi değil yani 🙈 50 euro gibi cüzi(!) bir miktardı fayton turu fiyatı :))))

Sidik kokusuna takılmayı bırakıp Katedralin çok yakınında olan Mozart'ın evine gidiyoruz. Kapıdan bakıp fotoğraf çekip yola devam ediyoruz. Mozart burada 2.5 yıl yaşamış. Giriş 11 euro :/ Viyana pass varsa ücretsiz.

Bu arada instagramdan istediğim Viyana tavsiyesine Snitzel ye yazanlara teşekkür ediyorum, hiç de aklıma gelmeyen bir şeydi!!! Bir daha da sizden tavsiye isteyen ne olsun 😂😂


Hofburg sarayına doğru yola çıktık. Ankeruhr denilen saat yolumuz üstündeydi de onu da görebildik. İki binayı birbirine bağlayan köprü gibi gözüken bu saatin özelliği her gün saat 12'de ünlü şahsiyetlerin geçit töreni yapması. Nasıl yani? Videoları var, merak edenler izleyebilir.


Hofburg'a doğru ilerlerken bu fayton neden o sokağa girdi biz de girelim diyoruz ve güzel bir şey oluyor, Viyana'da yaşayan bir Türk'e rastlıyoruz. Yaşasın benim gördüğüm her müslümana selam verme gayretim :) Yaşasın Viyana'da yaşayan abimizin de yabanıl olmaması :)


Bize çok şey anlatıyor, resmen "biz birkaç saat önce geldik birkaç saat sonra ayrılacağız" demeye utanıyoruz. Yolumuzu azıcık değiştirip o metroya giderken biz de peşine takılıyoruz, çünkü veba anıtına yakın olduğumuzu öğreniyoruz, görmeden geçmeyelim diyoruz.


Veba anıtının olduğu cadde, vebadan ölen insanlarının kemiklerinin gömüldüğü yermiş ayrıca. Cadde bu toplu mezarın üzerine kurulmuş resmen😨 Hatta yanlış anlamadıysam metroya inerken sergilenen kemikler varmış.

Hofburg Sarayına geliyoruz. Kahve için çok az zamanımız kaldı. Buranın içinde bir de viyana milli kütüphanesi var. İçeri girmiyoruz, şu çimlerde bile oturmuyoruz. Aklımızda olan iki adet meşhur cafe var, onlarda kahve içmek istiyorsak fotoğraf çekip dönmemiz lazım.


Cafe Demel. Kraliyet pastanesiymiş. Oturacak yer yok, tırıs tırıs ayrılıyoruz, Cafe Central'e gidelim. O da ne: kuyruk! Yok artık..
Nasip değilmiş, yola devam. Bu arada iki kafede de oturamamış olmanın üzüntüsü içindeyken zevkine güvendiğim kişilerin çok da şey yapma demesi teselli oluyor ne yalan söyleyeyim.


Buluşma yerine geliyoruz, otobüs yok, gidip bari "coffee to go" alalım. İsviçre cd. başında bulunan Casteletto'dan Viyana kahvesi alıyoruz ve hayal kırıklığı.
Ama yine o rastladığımız Türk - neden adını sormadım acaba :/- demişti, Türk kahvesi bence en güzeli demişti! Gene haklı çıktı.


Hundertwasser house için tur lideri sizi götüreceğiz demesine karşın götürmedi, otobüse bindikten sonra Bratislava'da merkeze gayet uzak bir otele gitmek üzere yola çıktık. Ayrıntıya girmeyeceğim, sonra sakinleşmem uzun sürüyor :)

Arkası yarın.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Sekizinci Gün; Prag

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Brugge
Yedinci gün; Volendam ve Amsterdam
Sekizinci gün; Dresden

Hala sekizinci gündeyiz. Dresden'den yola çıktık Prag'a gidiyoruz.
Çok meraklıyım. Kesin çok seveceğim. Ama unuttuğum bir şey var ne zaman beklentim yüksek olsa sonu hayal kırıklığı olur. Bu sefer de bir istisna değil aynen hayal kırıklığı.
Baştan söylüyorum bakın, taşlamayın beni: Ben gördüğüm kadarıyla Prag'ı sevmedim.

Rehberimizin Çekya'da yaşayan Çekli biriyle evli Türk asıllı biriydi. Dediğine göre Avrupa'nın en fazla turist alan 4. şehriymiş ancak İstanbul Prag'dan daha fazla turist almasına karşın Avrupa'dan saymadıkları için listede dördüncü sıradaymış. Döndükten sonra baktım dünyada en fazla turist alan şehirlerde ilk ondayız, ne Avrupası! Bu arada Antalya da en fazla turist alan şehirlerden.
Zaten neden olmasın, bu kadar güzel olup bu kadar uyguna nerede tatil yapabilirler, ben olsam hep gelirdim Türkiye'ye :)

Neyse Konuyu dağıtmayalım.
Prag'da ilk olarak Prag kalesine çıktık. 9. yya kadar uzanan burada, devlet başkanları ofislerini bulundurmuş.
Aynı yerde görkemli neo-gotik tarzda yapılmış, yapımı 600 yıl sürmüş Aziz Vitus katedrali görülmeye değerdi.

Yer yer siyahlaşmış olmasının nedeni Dresden'dekiler gibi bombalardan etkilenmiş olması değil, kullanılan malzemeymiş.
Prag İkinci Dünya savaşında bombalanmayan Şanslı şehirlerden.


Kaleden inerken Prag'a tepeden bakabildik. Bu arada rehberimiz dur durak bilmeden konuşuyordu. O kadar detay veriyordu ki cümleyi bağladığında bu konuya nereden geldiğini unutmuş oluyordum.


Kafka müzesinin, en dar sokağının, Nazım Hikmet'in kaldığı otelin önünden geçip Karlův/Karl/Charles köprüsüne geliyoruz.



Tıklık tıklım her yer. Çok sıcak. İlk defa birileri çarpıyor ve sorry bile demiyor.
14.yyda yapılan bu köprüde, asıllarının Ulusal Galeri Lapidarium'da sergilendiği birçok replika heykel bulunmakta.


Köprüden manzara harika.
İnsanları yara yara Eski Şehir Meydanına gidiyoruz. Ne kalabalık ne kalabalık!
Astronomik saatin oraya varıyoruz. Neyse ki saat başı gösterisine 5-10 dk var ve meydanda internet çok iyi 🙏



Saatin tarihi işlevsel yönü umrunuzda olmasa da saatin tipi çok ilginç. O açıdan bile güzel.  Rehberimiz dedi ki hiç saati anlamaya çalışmayın ben kurs aldım ama hala anlamıyorum:)
Ama tabii olayı bu değil. İlk olarak 15.yy yapılmış. İlk yapanın kendini saatin işleyen mekanizmasına atarak intihar etmesi sonucu saati bozmasıyla bile bitmeyen bir hikayesi de var.
O saat yanlarında duran her bir figür de yine bir şeyi simgeliyor.


Yine de tabii saat başı o pencerelerin açılıp 12 havarinin bir pencereden çıkıp diğer pencereden kaybolmasını beklemek de ne derece hoşunuza gider bilemiyorum ama ben bu mu yani şoke oldum desem yeridir :)

Bu arada Çek Cumhuriyeti'nin inancına göre ola ki saat bir gün durursa bu ülke için felaketlerin kapıda olduğu anlamına geliyormuş. Ne diyelim saatiniz bozulmasın :P

Artık serbest zamana geçiyoruz.
Allah'ım serbest zaman en bi' sevdiğim!
Şu kalabalıktan uzaklaşalım da nereye gidersek gidelim! Haritadan Dancing House'a bakıyoruz ve "hurá"!


Oh sakin yollar, köprüler.. Ve Dancing House.


Prag'ın simgesi haline gelen bu binaya Çek'liler Fred ve Ginger de diyorlarmış.
İçerisinde iki kat otel olarak kullanılıyormuş ayrıca restaurant ve sanat galerisi de varmış.

Serbest zaman bitmek üzere meydana geri dönüp biraz da orada vakit geçirelim ve şu Trdelnik denilen meşhur tatlıdan yiyelim.

Arkası yarın.

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Sekizinci Gün; Dresden

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Brugge
Yedinci gün; Volendam ve Amsterdam


Sekizinci günümüz biraz yoğun iki farklı ülkeden iki şehir var.
Bütün gece yolda Almanya'yı bir uçtan bir uca geçtikten sonra Dresden'de mola veriyoruz. Elbe'nin Floransası olarak adlandırılan bu şehirde biz sanırım sadece bir saat geçirip tekrar yola çıkıyoruz.


Kale avlusu olarak bilinen Zwinger'e girip hiçbir şey bilmeden turluyoruz. Burasının yapımı 1728'de bitmiş. Bahçesinde büyük bir çadır var. Düğünle alakalı bir şey. Hayır hiç de oraya girmedim! Vaktim olsa girerdim ama :))
Bu bahçe aynı zamanda farklı köşkleri de birbirine bağlıyor. Keşke biri bana anlatsa :)
Buraya hiçbir ücret ödemeden girdik bu arada. Ne güzel çekim yapılır burada var ya..


Oradan çıkıp meydandaki Frauenkirche/Kadınlar kilisesini geziyoruz. İkinci dünya savaşı sırasında bombalanıp moloz yığınına dönen kilise ancak 1990'ların başlarında orijinal taşlarıyla yeniden yapılmasına karar veriliyor. Yapılması çok zor görülüyormuş ama o kadar bağış yapılmış ki belirlenen tarihten bir yıl önce tamamlanmış.
Yani bu kilise bir çok şeyin simgesi.


Kapısında hani şu hareketsiz duran adamlar var ya turko turko, diye seslendi ben de selam verdim. Almanca Türk müsün diye sordu evet dedim baş parmağını kaldırdı :)) İnsanın hoşuna gidiyor.


Babam çok sıkı tembihledi. Dresden'de kahve içip kuru erikli tart yiyeceksin, diye. Ama vaktim kalmadı. O kafelerde ben de keyif çatmak, kahvemi içerken babamı görüntülü aramak isterdim. Ama Prag için yola çıkmamız gerekiyordu.
Tur programına görülecek şehirlerin sayısı artsın diye eklenmiş biz tura katılanların içinde nereyi gezdik acaba diye soru işaretleri kalsın diye götürüldüğümüz bir şehirdi.

Çok uzayacak bu yazı Prag için bir arkası yarın yapalım, olur mu;)

21 Temmuz 2019 Pazar

Yedinci Gün; Volendam ve Amsterdam ♥

Birinci gün; Bulgaristan
Altıncı gün; Bruge

Yedinci günden herkese merhaba!
Brükselden ayrıldıktan bilmem kaç saat sonra gece birde Hollanda'daki otelimize giriş yaptık.
Yarı uykulu otobüsten inerken dirseğimi çarptım (nereye de çarptığımı bilmiyorum ama) dirseğimden bileğime ulaşan bir yanma bir sızı yaşadım ki şimdi anlatırken bile aynı acıyı hissediyorum.
Gerçi hala hafifçe dirseğimi bir yere çarpınca hatta ne çarpması dayayınca bile bileğim sızlıyor. Neyse ki otele girmeden az evvel oldu bu çarpma, hemen buz istedim, resepsiyonist de canım benim koca bir poşete doldurmuş buzları, bir de beze sarıp getirmiş.
Sabah göremedim yoksa onu öpecektim :)) O kadar rahatlattı ki beni o buz.
Bilemiyorum tevafuk mu ama Paris fotoğraflarını yeni paylaşmıştım.. Bilemiyorum.. Bir şey de demiyorum :)

Otelimiz çok güzeldi. İnternetimiz de öyle. Sancı içinde buz poşetimle uyumuş buz poşetini patlatmadan sancıdan da kurtulmuş bir şekilde uyanıp güzel bir kahvaltı ettikten sonra (artık ne kadar güzel olabilirse) Volendam'a doğru yola çıkıyoruz.


Volendam da Brugge gibi küçük, elit, birbirinden güzel evlerin olduğu ancak turist kaynayan bir yer. Evler daha yeni daha modern ve çooooookkk güzel. İnsanların estetik anlayışına hayran kalmamak elde değil. Bahçeleri, evlerinin önü o kadar özenle yetiştirilmiş çiçeklerle dolu ki..


En güzel turistik eşyalar, hatıralıklar Volendam'daydı. Tartışmasız. Şimdi her şeyi görmüş olmanın rahatlığıyla bunu diyebiliyorum ama o zaman neyse her şeyi buradan almayayım diyordum. Siz giderseniz bence buradan yapın alışverişi.


Volendam turundan sonra Amsterdam için yola çıktık ama yolda bir cami molası verdik.
Tam iki saat!!!!!!!!!
Güya bizim için lahmacun yaptırmışlar, yedik kalktık e gidelim diyoruz yok iki saat bizi orada tıktı bu tur şirketi. Diğer otobüsteki tur elemanı gelip lahmacun yedi çünkü!
E diğer grup Amsterdam'a gitti de noldu oturmuşlar çimlerde, demiş bi de!
Hay ben sizin sahip olmadığınız vizyonunuzaaa!!
Zaten bir de camiye girdiler götleri gözüken şortlarla!
Sizin camiye böyle giriliyor herhalde, dedim cami yetkililerine! Şok oldular var ya! Sonradan onları kırdım diye üzüldüm ama, kiliseye sokmuyorlar adamlar bu halde uyarabilirsiniz siz de, dedim. Haklısınız da bizim insanımızı biliyorsunuz.
Biliyorum cidden! Girmeyeceksin camiye götü başı açık girmeyeceksin! Yabancılar örter de Türklere laf anlatamazsın. Bilen bilir dikkat eder, dikkat etmiyorsa da uyuzun tekidir diyemezsin neticede.


Neyse. Gelelim Amsterdam'a. Dam meydanında bıraktılar bizi. Tek dedikleri şey "bu yoldan gidince Red Light streete varıyorsunuz, oraya girmenizi pek tavsiye etmem" demek oldu ve bunu da birkaç tekrarladılar. Sonuç hepimiz önce o sokağa girdik. Zaten daha erken bir saatti. Henüz bir şeyler yoktu ama çok kalabalıktı orası:)

Anne Frank'ın evine gidelim dedik haritadan baktık ve yola koyulduk. Ahh o ne güzel yollardı.. Her köprü başında fotoğraf çektirmek suretiyle Anne Frank'ın evine ulaştık. Tabii saati geçirdik gene. Sanırım biletini önceden alanlar hala giriş yapabiliyordu sadece.
Oraya gitmeyi sadece Aynı Yıldızın Altında filminde hani gidiyorlardı çıkışta bir bankta oturuyorlardı falan sadece onun için istemiştim.


Daha sonra IAMSTERDAM tabelası için yola çıktık ve öğreniyoruz ki tren istasyonun oradaki tabela çok fazla trafiğe neden oluyor diye kaldırılmış. Biz tren istasyonunun bile nerede olduğunu bilmiyorduk ama ona yakınmış.
Tamam dedik tamamen yol tarifi ve içgüdüyle (çünkü haritada çıkmıyor) bulduk biliyor musunuz? Yol tarifi var herhalde bulacaksınız dediğinizi duyar gibiyim ama yol tarifi yirmi dakikalık belki de otuz dakikalık bir yol tarifi sonradan teyit etmek için sorduklarım da bilmiyordu tabelayı :))
Ücretsiz bir şekilde vapura binip yazının yanına geldik. Artık serbest zamanın da sonuna gelmiştik bir an önce Dam Meydanına geri dönmeliydik.
Ve farklı yollardan geçerek meydana vardık.
Ben hayran kaldım Amsterdam'a. Bir daha gidip bu sefer müze müze gezmeli, bisiklet kiralamalı, parkında oturup piknik yapmalı ♥


Amsterdam'daydık değil mi; otobüse bir saat yürüdükten sonra bir saat de otobüs beklediğimizde??Evet öyleydik.
Yani şu geziden tur şirketini çıkarın geriye harika bir deneyim kalır. Neyse onlara sabretmek de bir hayat dersi niteliğindeydi.
Uzun bir yolculuk var sırada. Dresden'e gidiyoruz!
Arkası yarın ;)