Emma ve John.
Birbirlerinin ilk aşkı.
Gençlik yıllarından beri beraberler.
Ancak John'u elim bir kazada kaybedecek olan Emma, John'un ölümünden kendini sorumlu tutacak, Gerçek aşkı bir daha bulamayacağı düşüncesiyle ve John ölmüşken kendisinin hayatına devam etmesinin acısını hissedecektir.
Sadece Emma değil, John'un en yakın arkadaşı, Emma'nın en yakın arkadaşı yani John'un çevresinde diğer insanlarında çektikleri sıkıntıları ve hayatlarına nasıl devam ettiklerini de öğreneceğiz. O kısım çok hoşuma gitmişti.
Ancak kitap bundan ibaret değil.
Tabii ki Emma hayatına devam edecek. Spoiler vermeyeyim ama okumaya başlayınca hemen anlayacaksınız gidişatın nasıl gelişeceğini.
Kitabın arkasındaki yazıdan, yazar Anna McPartlin'in stand-up/komedyen olduğunu anlıyoruz.
Bu, kitaptaki diyaloglara da yansımış, çoğunlukla gülümseten anlatış tarzının yanında bir yerde koptuğumu da itiraf edeyim.
Bununla beraber kitap bir yerden sonra beni kaybetti, sonra tekrar kazandı.
Sonlara doğru gelişen atraksiyon hoştu. Her şey anlamlandı benim için.
Bu kitaba çok yerde rastlarsınız, ilk rastladığınız yerlerden biri burası olsun istedim ;)
Not: Kalitesiz görsel kullandığım için çok utanıyorum. Kusuruma bakmayın, vaktim olsa daha özenli çekim yapardım bilirsiniz. ^.^
22 Ekim 2014 Çarşamba
Gecenin Ardından Gün Doğar
Etiketler:
anna mcpartlin
,
gecenin ardından gün doğar
,
kitaplar
,
martı yayınları
,
roman
20 Ekim 2014 Pazartesi
İşten Çıkış Partisi
Bir kere siz çalışıp, çalışmayanları hor görenler için şunu belirtmek isterim.
Bir insanın çalışmıyor olması onu sizden daha aşağı biri haline getirmez.
2011 temmuz ayına kadar çalışmayan biriydim ve insanların suratını ekşitip
"aa çalışmıyor musun?" demelerine maruz kaldım.
Lan, bunlar benim hayatımı beğenmiyorlarsa nasıl bir hayatları var kim bilir?! diye çalışma hayatını merak ederdim.
Temmuz 2011 de vaatler vaatler vaatler üzerine - yalan değil o vaatlere kandım, işe başladım.
Verilen sözler hikaye. Vaatler çöpte.
Söylenenden az bile olsa maaş aldığıma şükrettim. Safım çünkü onu da vermeyebilirler ne iyi insanlar en azından onu veriyorlar modundaydım.
Saatler uzadı, günler çoğaldı. Maaş artmadı ama azalmadı en azından diye buna da şükrettim.
Azarlandım. Sabrettim. Milletin hataları, işleri sırtıma yüklendi sabrettim.
Sonra dank etti.
Hasılı çalışmak köleliktir arkadaş.
Çalışmazsam yaşayamam, diyen insanın iş dışında yapacak işi, iş dışında takılacak çevresi yoktur.
Ha hobinizden para kazanıyorsunuzdur.
Alkışlarım.
Doktorsunuzdur hayat kurtarıyorsunuzdur.
Alkışlarım.
Öğretmensinizdir körpe beyinleri bilgiyle dolduruyorsunuzdur amenna.
Tasarımcısınızdır.
Bravo.
Ama onun dışında onun bunun ağız kokusunu çekip, tuvaletlerde ağlayıp, çalışmayan insanları 'aa nasıl duruyorsun çalışmadan?' diyorsanız, işte size acıyorum.
Yanlış anlamayın ben kimseyi yermiyorum.
Hepimizin yaşamak için paraya ihtiyacı var.
Para kazanırken güzel işlerde iyi yerlerde çalışmak hepimizin emeli.
Neyse ya.
Anlayan anladı zaten benim lafım, çalıştığı için kendini üstün gören insanlara.
Not: Birkaç yıl öncesinin yazısı. İşten çıkınca yazmışım ve unutmuşum. Hayatımın en güzel yılları işten çıkıp hayatımın güzelliğini fark ettikten sonra yaşadım. Bu yüzden çalıştığım o lanetli zaman dilimi bile benim için çok kıymetli. Şu an bir hedef için saçımı başımı yoluyorsam sebebi muhtemelen çalışarak geçirdiğim o iğrenç 5 ay.
Bu arada ben işten çıkınca işten çıkış partisi vermiştim, herhalde yazının ilerleyen kısımlarında ondan bahsedecektim ki, başlık bu olmuş :)
Hepinize seveceğiniz bir hayat dilerim ^.^
Bir insanın çalışmıyor olması onu sizden daha aşağı biri haline getirmez.
2011 temmuz ayına kadar çalışmayan biriydim ve insanların suratını ekşitip
"aa çalışmıyor musun?" demelerine maruz kaldım.
Lan, bunlar benim hayatımı beğenmiyorlarsa nasıl bir hayatları var kim bilir?! diye çalışma hayatını merak ederdim.
Temmuz 2011 de vaatler vaatler vaatler üzerine - yalan değil o vaatlere kandım, işe başladım.
Verilen sözler hikaye. Vaatler çöpte.
Söylenenden az bile olsa maaş aldığıma şükrettim. Safım çünkü onu da vermeyebilirler ne iyi insanlar en azından onu veriyorlar modundaydım.
Saatler uzadı, günler çoğaldı. Maaş artmadı ama azalmadı en azından diye buna da şükrettim.
Azarlandım. Sabrettim. Milletin hataları, işleri sırtıma yüklendi sabrettim.
Sonra dank etti.
Hasılı çalışmak köleliktir arkadaş.
Çalışmazsam yaşayamam, diyen insanın iş dışında yapacak işi, iş dışında takılacak çevresi yoktur.
Ha hobinizden para kazanıyorsunuzdur.
Alkışlarım.
Doktorsunuzdur hayat kurtarıyorsunuzdur.
Alkışlarım.
Öğretmensinizdir körpe beyinleri bilgiyle dolduruyorsunuzdur amenna.
Tasarımcısınızdır.
Bravo.
Ama onun dışında onun bunun ağız kokusunu çekip, tuvaletlerde ağlayıp, çalışmayan insanları 'aa nasıl duruyorsun çalışmadan?' diyorsanız, işte size acıyorum.
Yanlış anlamayın ben kimseyi yermiyorum.
Hepimizin yaşamak için paraya ihtiyacı var.
Para kazanırken güzel işlerde iyi yerlerde çalışmak hepimizin emeli.
Neyse ya.
Anlayan anladı zaten benim lafım, çalıştığı için kendini üstün gören insanlara.
Not: Birkaç yıl öncesinin yazısı. İşten çıkınca yazmışım ve unutmuşum. Hayatımın en güzel yılları işten çıkıp hayatımın güzelliğini fark ettikten sonra yaşadım. Bu yüzden çalıştığım o lanetli zaman dilimi bile benim için çok kıymetli. Şu an bir hedef için saçımı başımı yoluyorsam sebebi muhtemelen çalışarak geçirdiğim o iğrenç 5 ay.
Bu arada ben işten çıkınca işten çıkış partisi vermiştim, herhalde yazının ilerleyen kısımlarında ondan bahsedecektim ki, başlık bu olmuş :)
Hepinize seveceğiniz bir hayat dilerim ^.^
19 Ekim 2014 Pazar
Öksüzler Treni {Kitap Tanıtım}
Bazen içinizdeki çocuk geçmişinizde hapsolur ve siz o çocuğu kurtarmak için tüm umutlara sımsıkı sarılırsınız...
Binlerce çocuk düşünün, ya ailesini hiç tanımamış ya da ailesini kaybetmiş. Kimsesiz çocukları düşünün, gülen gözleriyle size bakan. Tek istedikleri sıcak bir yuvayken, tek umutları ise onları bilinmeyen geleceklerine taşıyan Öksüzler Treni’dir.
1929 yılı Amerika’sında Vivian Daly de o trende yolculuk eden çocuklardan sadece biridir. Küçük yaşta hayatın zorluklarıyla karşılaşan Vivian, bir şekilde kaderine yön vermek zorundadır. Bunu gerçekleştirme gücünü de ona nereden geldiğini hatırlatan aile yadigârı kolyesinde bulacaktır...
On yedi yaşındaki Molly Ayer, son şansını da tüketmek üzere olduğunun farkındadır. Ona bakmakla yükümlü olan aileyle arası iyice açılan Molly’nin tek şansı, kamu hizmeti adına doksan bir yaşındaki yaşlı bir kadının çatı katını temizlemeye bağlıdır. Molly bu işi gönülsüzce yapacak olsa da aslında o yaşlı kadınla ne kadar çok ortak yönleri olduğunu yaşayarak öğrenecek ve geçmişte hapsolan ruhlarını özgür bırakma yollarını onunla birlikte keşfedecektir.
Öksüzler Treni ikinci şansları, beklenmedik dostlukları ve bizi kim olduğumuzu keşfetmekten alıkoyan sırları barındıran muhteşem bir roman.
“Sürükleyici... Bir eve ait olma hissini arayan iki kadının yürek burkan hikâyesi.”
Publishers Weekly
17 Ekim 2014 Cuma
Oyun Hamurunun Çocukların Yaratıcılığına Katkıları
Oyun hamurları çocukların yaratıcılıklarını, hayal güçlerini, el becerilerini geliştiren önemli ve gerekli oyuncaklardır. Aslında hamur oyunları çok eskiden beri çocukların oyun saatlerini dolduran oyunların başında gelir. Günümüzde renkleri ve yapılarıyla son derece profesyonel olarak tasarlanmış oyun hamurları bulunsa da eskiden çocukların toprakla bazı şekiller yapması hamur oyunlarının gerekliliğini gösterir niteliktedir. Sadece çocukların değil; yetişkinlerin de çocuklarıyla beraber zevkle oyun hamuru oyunlarına dahil olduklarını görürüz. Çünkü oyun hamuru yaratıcılığı en basit şekilde ortaya çıkaran, her zaman geçerliliği olan bir oyuncak türüdür.
Oyun hamurunun çocuklar üzerindeki faydaları nelerdir?
Oyun, genel anlamda bir çocuğun en temel ve en doğal öğrenme aracıdır. Bazı ebeveynler dökülüp saçıldığı gerekçesiyle oyun hamurunu çocuklarına almak istemeseler de bu oyuncağın çocukların zeka ve yaratıcılık süreçlerine katkıları büyüktür. Çocuklara sağladığı katkıları maddelerle sıralayacak olursak oyun hamuru;
- Çocukların el ve parmak kaslarını geliştirir.
- El-göz koordinasyonunu sağlar.
- Yumuşak-sert gibi kavramların öğrenilmesini sağlar.
- Şekillerin ve renklerin öğrenilmesini sağlar.
- Yaratıcılığı ve hayal gücünü geliştirir.
- Kendini ifade etmenin en doğal ve yaratıcı yoludur. Çocuğunuz tarafından oyun hamuru ile yapılan şekiller onun iç dünyasını yansıtır. Böylece çocuğunuzu tanımanız, onun karakteri kadar istek ve ihtiyaçlarının neler olduğunu anlamanız da mümkün olur.
Oyun hamuru ile neler yapılabilir?
Her şey! Çocuğunuz ile beraber yapacağınız oyun hamuru etkinlikleri ile siz de oyun hamurları şekillerine kendi şeklinizi katabilirsiniz. Oyun hamuru kalıpları da oyun hamuru oyuncakları olarak piyasada değişik türleriyle bulunmaktadır. Çocuğunuzun yaratıcılığını ve becerilerini desteklemek için onunla beraber çiçek, böcek, meyve, sebze, araba, ev gibi rengarenk ve çeşitli şekiller yapabilirsiniz.
“Oyun hamuru nasıl yapılır?” sorusunun cevabı için evde yapılan birçok oyun hamuru tarifi mevcuttur. Fakat kaliteli malzemelerle, profesyonel olarak üretilmiş oyun hamurları dağılmaz, bozulmaz, tekrar tekrar oynanabilecek şekilde kıvamını korur. Renklerini ve yapılarını koruyan oyun hamurları için kaliteli markaların oyun hamurlarını tercih ederek çocuğunuzun ve belki de kendinizin oyun saatlerini sürekli kılabilirsiniz.
Etiketler:
çocuk
,
çocuk zekasını geliştiren oyuncaklar
,
çocuk zekasını geliştirici oyunlar
,
loco poco
,
oyun hamuru
,
oyuncak
15 Ekim 2014 Çarşamba
Tesirsiz Parçalar
Ali Lidar alıntılarına muhakkak denk gelmişsinizdir.
Belki Ali Lidar'a ait olduğunun farkında olmadan ona ait cümleleri alıntılar defterinize yazmışsınızdır.
Tam da ruh halimi yansıtan bir cümle, demiş olabilirsiniz.
İnsanlar bu alıntıları nereden buluyor, diye düşünmüş olabilirsiniz veya.
Öyle ya da böyle, sosyal medya kullanıcıları olarak Ali Lidar cümlelerine sık rastlarız.
Benim en sevdiğim okuduğumda yüreğimi yakan cümlesi bu kitabın girişinde.
İlk sayfayı açıp cümleye rastladığımda tanıdık hüzün gelip yüreğime çöreklendi.
Bazen bir bazen yarım sayfa, bazen 4-5 satırdan oluşa denemeler.
Bazen küfür, bazen umutsuzluk, çokça yalnızlık, bolca hüzün...
Sıradan gibi görünen,ancak bir şekilde derinden etkileyen satırlar.
Bana kalırsa daha çok bir erkek kitabı.
Emrah Serbes'in tarzına yakın buldum. (Bunu yazarken hala Emrah Serbes kitabının yorumunu hazırlamadığım geldi aklıma, iyi oldu)
Meraklısının seveceği, tarzı olmayanın niye okudum ki sanki, diyebileceği bir kitap.
Yazarın ilk kitabı. Bu da aklınızda olsun.
Devamı gelir ama, bekleriz..
Belki Ali Lidar'a ait olduğunun farkında olmadan ona ait cümleleri alıntılar defterinize yazmışsınızdır.
Tam da ruh halimi yansıtan bir cümle, demiş olabilirsiniz.
İnsanlar bu alıntıları nereden buluyor, diye düşünmüş olabilirsiniz veya.
Öyle ya da böyle, sosyal medya kullanıcıları olarak Ali Lidar cümlelerine sık rastlarız.
Benim en sevdiğim okuduğumda yüreğimi yakan cümlesi bu kitabın girişinde.
İlk sayfayı açıp cümleye rastladığımda tanıdık hüzün gelip yüreğime çöreklendi.
Bazen bir bazen yarım sayfa, bazen 4-5 satırdan oluşa denemeler.
Bazen küfür, bazen umutsuzluk, çokça yalnızlık, bolca hüzün...
Sıradan gibi görünen,ancak bir şekilde derinden etkileyen satırlar.
Bana kalırsa daha çok bir erkek kitabı.
Emrah Serbes'in tarzına yakın buldum. (Bunu yazarken hala Emrah Serbes kitabının yorumunu hazırlamadığım geldi aklıma, iyi oldu)
Meraklısının seveceği, tarzı olmayanın niye okudum ki sanki, diyebileceği bir kitap.
Yazarın ilk kitabı. Bu da aklınızda olsun.
Devamı gelir ama, bekleriz..
Etiketler:
ali lidar
,
denemeler
,
kitaplar
,
müptela yayınları
,
tesirsiz parçalar
,
türk yazarlar
13 Ekim 2014 Pazartesi
İş Görüşmesi
Bir arkadaşın gözünde işim vardı, her gördüğümde bak buradan çıkarsan yerine ben geçeyim, diyordum.
O arkadaş hamileymiş ve diğer bir arkadaşa beni sormuş.
- Seyhan mı, hayatta çalışmaz, demiş bizimki.
Ya neden öyle dedin çalışacaktım ben?
- Sen hayatta yapamazsın!
Dedi bana :/
Haydaa!!
Herkes neden böyle diyor?
Neden bi' yer yüzünde ben çalışamayacakmışım?
Bi' sinirli, bi' sabırsız bi' suratsız ben miyim?
2 gün anca durursun yorulursun yapamazsın.
Bu milletin canı can değil mi?
Otobüste vazgeçersin işe gitmekten.
Trafik bir bana mı var?
Patronun bi' çıkışmasıyla kavga edersin.
Ha çirkef de mi oldum?!..
Ama böyle.. etrafta bir ağız birliği sen yapamazsın,edemezsin.
İnatlaşmakda istemiyorum bir yandan.
İnada, inatçıya, inat uğruna bir şeyler ispatlamaya sinir olurum, aptalca gelir bana.
Ama işte geçen gün bir yere gidiyorum, arayım şu kızı, dedim.
Aradım, bak numarası değişmiş.
Diğer arkadaştan numarasını alayım, dedim.
Aradım açmadı.
Sonra gideceğim yere vardım ve vazgeçtim.
Çalışma isteğim geldiği gibi gitmişti.
Kısmet değilmiş:)
Not: Yazı yazmaya fırsat bulamayınca, taslaklara sardım. Bu mesela en az 4 yıllık bir yazı. Nostaljinin kralını yaşıyorum şuan. Sonrasında neler yaşadım. Hey gidi :)
O arkadaş hamileymiş ve diğer bir arkadaşa beni sormuş.
- Seyhan mı, hayatta çalışmaz, demiş bizimki.
Ya neden öyle dedin çalışacaktım ben?
- Sen hayatta yapamazsın!
Dedi bana :/
Haydaa!!
Herkes neden böyle diyor?
Neden bi' yer yüzünde ben çalışamayacakmışım?
Bi' sinirli, bi' sabırsız bi' suratsız ben miyim?
2 gün anca durursun yorulursun yapamazsın.
Bu milletin canı can değil mi?
Otobüste vazgeçersin işe gitmekten.
Trafik bir bana mı var?
Patronun bi' çıkışmasıyla kavga edersin.
Ha çirkef de mi oldum?!..
Ama böyle.. etrafta bir ağız birliği sen yapamazsın,edemezsin.
İnatlaşmakda istemiyorum bir yandan.
İnada, inatçıya, inat uğruna bir şeyler ispatlamaya sinir olurum, aptalca gelir bana.
Ama işte geçen gün bir yere gidiyorum, arayım şu kızı, dedim.
Aradım, bak numarası değişmiş.
Diğer arkadaştan numarasını alayım, dedim.
Aradım açmadı.
Sonra gideceğim yere vardım ve vazgeçtim.
Çalışma isteğim geldiği gibi gitmişti.
Kısmet değilmiş:)
Not: Yazı yazmaya fırsat bulamayınca, taslaklara sardım. Bu mesela en az 4 yıllık bir yazı. Nostaljinin kralını yaşıyorum şuan. Sonrasında neler yaşadım. Hey gidi :)
10 Ekim 2014 Cuma
Mineralwasser Sendromu
Avrupalıların bizden çok daha fazla maden suyu tükettiğini duymuş ya da okumuşsunuzdur.
Bizdeki tüketim oranı kişi başı yılda 3 litreyken, Avrupa'da kişi başı tüketim oranı 150 litrelerde.
Bunu duyunca şaşırmıyorum çünkü buna tanık oldum.
Mesela Almanya'da maden suları litrelik şişelerde satılır. Bizdeki gibi minik cam şişelerde değil yani.
Pikniğe giderdik, koştur oyna susuzluktan geberir büyüklerden bir bardak su isterdim de bana mineralwasser vermezler miydi?! Kaç kez su diye içip püskürttüğümü bilirim.
Almancası bu, bu meretin; mineralwasser yani mineralli su yani maden suyu.
Hiç sevmezdim sevemedim, ama çocukluğuma inince nefretimi anlıyorum. Bin kere sorar oldum artık bana verdikleri "su"yu Almanya'da artık: Su değil mi bu? Bak! Su? Öyle değil mi?!
Beni kandırmaya çalıştıkları için değil, onlar su gibi görüp su gibi de tükettiği içindi bu anlaşmazlığımız.
Neyse işte gel zaman git zaman..
Ben büyüdüm. Maden suyu yararlı. Tamam. Her yerde karşıma çıkıyor. Ama içemiyorum Azizim. Yok sevemedim tadını.
Ramazan ayında çokça gündeme geldi, muhakkak tüketmek gerek diye. Ben de artık tüketmeye karar verdim.
İlk başlarda gün aşırı, yarısıyla yüzümü yıkıyor, kalan yarısını zar zor içiyordum. Sonra her gün içmeye başladım. Arada sırada da yüzümü yıkıyordum.
Hala tadını çok sevmiyorum ama içmeden duramıyorum, yorgunluğumu aldığını hissediyorum. Psikolojik diyebilirsiniz ama cildime de iyi geldiğini düşünüyorum. Tamam şahane olmadı ama sanki yatıştı.
Asıl bahsedeceğim şeye daha gelmedim bile. Özlüyorum galiba yazmayı:)
Bu maden suyunda belirli bir markam olsun, ondan başkasını içemeyeyim soranlara, "X marka var mı? başkasını içemiyorum da", diyeyim çok istedim. Ama aksi gibi annem ne aldıysa onu içtim. Hiç bir markayı diğerinden ayıramıyorum önüme ne koyarsanız onu içiyorum kısaca.
Ben de baktım olacak gibi değil, numara yapmaya başladım. Bu marka mı var? Ay sevindim bundan başkasını içemiyorum, diyorum :)
Bu arada en büyük korkum maden suyunun zararlarının ortaya çıkmasıydı. Kesin, dedim, ben içmeye başladım ya bir zararını bulup çıkarırlar.
Birincisi çok içinde böbrek taşı yaptığını duydum.
Ama ben çok içmiyorum günde bir şişe. Kaldı ki yaz bitip havanın soğumasıyla gün aşırıya düştü, herhalde kışın içmem :/
İkincisi 20 maden suyu markası test edilmiş sadece 5 marka doğal çıkmış, diğerlerinin içinde bir madde bulunmuş ama madde neydi onu unuttum.
Sırma, Sarıkız, Efe, Beypazarı ve Özkaynak dışında markanız varsa hemen değiştirip, bu beş markaya geçiyorsunuz.
Başka sakıncası varsa hazır kış gelmişken söyleyin bu alışkanlığımdan kurtulayım. Yok eğer yoksa sizi Maden suyu Sendromunuzu aşmaya davet ediyorum ;)
Bizdeki tüketim oranı kişi başı yılda 3 litreyken, Avrupa'da kişi başı tüketim oranı 150 litrelerde.
Bunu duyunca şaşırmıyorum çünkü buna tanık oldum.
Mesela Almanya'da maden suları litrelik şişelerde satılır. Bizdeki gibi minik cam şişelerde değil yani.
Pikniğe giderdik, koştur oyna susuzluktan geberir büyüklerden bir bardak su isterdim de bana mineralwasser vermezler miydi?! Kaç kez su diye içip püskürttüğümü bilirim.
Almancası bu, bu meretin; mineralwasser yani mineralli su yani maden suyu.
Hiç sevmezdim sevemedim, ama çocukluğuma inince nefretimi anlıyorum. Bin kere sorar oldum artık bana verdikleri "su"yu Almanya'da artık: Su değil mi bu? Bak! Su? Öyle değil mi?!
Beni kandırmaya çalıştıkları için değil, onlar su gibi görüp su gibi de tükettiği içindi bu anlaşmazlığımız.
Neyse işte gel zaman git zaman..
Ben büyüdüm. Maden suyu yararlı. Tamam. Her yerde karşıma çıkıyor. Ama içemiyorum Azizim. Yok sevemedim tadını.
Ramazan ayında çokça gündeme geldi, muhakkak tüketmek gerek diye. Ben de artık tüketmeye karar verdim.
İlk başlarda gün aşırı, yarısıyla yüzümü yıkıyor, kalan yarısını zar zor içiyordum. Sonra her gün içmeye başladım. Arada sırada da yüzümü yıkıyordum.
Hala tadını çok sevmiyorum ama içmeden duramıyorum, yorgunluğumu aldığını hissediyorum. Psikolojik diyebilirsiniz ama cildime de iyi geldiğini düşünüyorum. Tamam şahane olmadı ama sanki yatıştı.
Asıl bahsedeceğim şeye daha gelmedim bile. Özlüyorum galiba yazmayı:)
Bu maden suyunda belirli bir markam olsun, ondan başkasını içemeyeyim soranlara, "X marka var mı? başkasını içemiyorum da", diyeyim çok istedim. Ama aksi gibi annem ne aldıysa onu içtim. Hiç bir markayı diğerinden ayıramıyorum önüme ne koyarsanız onu içiyorum kısaca.
Ben de baktım olacak gibi değil, numara yapmaya başladım. Bu marka mı var? Ay sevindim bundan başkasını içemiyorum, diyorum :)
Bu arada en büyük korkum maden suyunun zararlarının ortaya çıkmasıydı. Kesin, dedim, ben içmeye başladım ya bir zararını bulup çıkarırlar.
Birincisi çok içinde böbrek taşı yaptığını duydum.
Ama ben çok içmiyorum günde bir şişe. Kaldı ki yaz bitip havanın soğumasıyla gün aşırıya düştü, herhalde kışın içmem :/
İkincisi 20 maden suyu markası test edilmiş sadece 5 marka doğal çıkmış, diğerlerinin içinde bir madde bulunmuş ama madde neydi onu unuttum.
Sırma, Sarıkız, Efe, Beypazarı ve Özkaynak dışında markanız varsa hemen değiştirip, bu beş markaya geçiyorsunuz.
Başka sakıncası varsa hazır kış gelmişken söyleyin bu alışkanlığımdan kurtulayım. Yok eğer yoksa sizi Maden suyu Sendromunuzu aşmaya davet ediyorum ;)
Etiketler:
ben içersem herkes içebilir
,
beypazarı
,
çocukluğuma indim
,
doğal maden suyu
,
efe
,
maden suyu
,
maden suyunun yararları
,
mineralli su
,
mineralwasser
,
özkaynak
,
sarıkız
,
sırma
,
soda
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)




