10 Şubat 2016 Çarşamba

Snow White And The Hunstman

Julia Roberts'lı Pamuk Prenses filmi izlenir de - Cameron Diaz diyesim geliyor hep- Charlize Theron'lu Pamuk Prenses izlenmez mi?
Üstelik Julia Roberts'ın filmiyle aynı zamanlarda vizyondaydı.
Aynı hikayenin eğlenceli ve ürkütücü versiyonunun olması çok hoş bir şey aslında.
Bir hikaye nasıl zenginleşebilir, nasıl farklı yorumlanır, hayal gücünün sınırlarını.. Bunları fark etmemizi sağlamıyor mu sizce de?

Kötü Kalpli Cadı ne kadar güzel olabilirse o kadar güzeldi Charlize Theron.
Pamuk Prenses ne kadar avam olabilirse o kadar avamdı Kristen Stewart. Uyuz oluyorum bu kıza ya, elimde değil. Hatta kötü kalpli cadıyı o oynamalıydı diye düşünüyorum :)
Bu filmde Kristen Stewart yerine başka biri oynasaydı eminim çok daha güzel olurdu (en azından benim açımdan).


Yine de -evet Kriste Stewart'a rağmen- beğendim filmi. Sonu hariç.
Ucu açık, sonu benim hayal gücüme bırakılan filmleri de severim ama bu film böyle bitmemeliydi. Sanki arkasından Pamuk Prenses Ve Avcı II gelecek gibi bitirilmişti.

Masal uyarlaması diye sıcak, komedi falan gibi beklentileriniz olmadan izleyebilirsiniz..

9 Şubat 2016 Salı

Kağıttan Kalpler Videosu

Merhaba arkadaşlar!
Bugün sizlere Youtube kanalımda geçtiğimiz günlerde yayınladığım bir videoyu paylaşacağım.
(Videolarım gibi girmek istedim söze) :)
Youtube kanalıma abone olmak çok kolay. 
Bu linke tıklayıp açılan bağlantıdaki Abone ol yazısını tıklamak.
Yapmanız gereken tek şey bu. 
Şifrenizi hatırlamıyor olabilirsiniz, o yüzden akıllı telefonlarınızdan girmenizi öneririm, orada zaten oturumunuz açıktır ve şifre girmenize gerek kalmaz.

Evet yaptınız mı? Ne kadar kolaymış değil mi?


Daha önce yazısını yazmış olduğum bir kitabın videosu.
Yazısı için tıklayınız.
Videosunu çok geç çekebildim ama illa ki bu kalplerle video çekmek istediğimden vazgeçmedim. 
Konuşma hızımın normal olduğu yorumlarını aldığımdan beri sanırım daha rahatım.
Siz ne dersiniz?

8 Şubat 2016 Pazartesi

So Ji Sub'un Yolu

Geçtiğimiz aylarda So Ji Sub'un Martı Yayınlarından bir kitabı çıktı biliyorsunuz.
Martı Yayınları bana göre atağa geçti.
Geçtiğimiz yıl çeşitliliğini gerek türk yazarlarla gerek çocuk kitaplarıyla arttırmıştı ve en son da bu biyografi serisi diyebileceğim çeşidiyle gönlümdeki yerini büyüttü.

Biyografi kitapları bizim ülkemizde cidden büyük bir eksiklik.

Almanya'da bir kitapçıya girdiğimde George Clooney'in farklı farklı kitaplarına denk gelip okuyamamanın sızısını ben yaşadım arkadaşlar.
Tabii ülkemizde de son yıllarda biyografik kitaplar çıkıyor ama genelde ikonlaşmış kimselerin.
Mesela Chanel, Audrey Hepburn, Marilyn Monroe gibi gibi..
Ama ben arkadaşım, George Clooney'in kapakta siyah beyaz bana gülümsediği bir kitabım olsun istiyorum. Çok mu?

George Clonney henüz kitaplığımda gülümsemiyor belki ama kesinlikle So Ji Sub karimatik bir şekilde ufka bakıyor.

Biyografik tür dedim ama aslında So Ji Sub'un Yolu öyle pek de biyografiye girecek türden değil.
So Ji Sub'un kendi yazdığı bir iç döküş gibi bir şey. Farklı bir kitap. Albüm özelliği de var, çok fazla fotoğraf da mevcut. Okurken onunla geziyor ve So Ji Sub'un yalnızlığına ortak oluyorsunuz.
Ben So Ji Sub sevdiğim için çok sevdim.
Tanımayanların keyif alacaklarını pek sanmam baştan uyarayım.

Kendimi çok şanslı görüyorum; o kadar koreli aktör varken So Ji Sub'un kitabı çıktı. Belki Bir gün George Clooney de çıkar belli mi olur? ^.^

Bir de kitabın boyutuna değinmek isterim.
İnternetten anlamamıştım boyutunu ama gayet büyük. Kitap boyutunda gerçi ancak kare. Anlatabildim mi?
Ciltli. Kuşe kağıt baskı.
Orijinali de böyle güzel mi bilmiyorum ama bizimki pek güzel.
(Bu kitabin videosunu da çektiğimin müjdesini vereyim :p Ama henüz düzenleyemedim. Düzenlediğim videolar için youtube kanalıma bakın bence ^.^)

İlk Aamir Khan biyografisi çıkmıştı Martı'dan yanlış bilmiyorsam. Sonra So Ji Sub'un yolu ve en son da Shahrukh Khan'ın kitabı çıktı.
Sırada ne var açıkçası ben çok merak ediyorum.

Buradan pek sevgili canım ciğerim Martı Yayınlarına sesleniyorum, siz bilirsiniz ama George Clooney iyi fikir bence.

Aranızda biyografi seven, bu kitapları okuyan ya da merak eden var mı?
Siz kimlerin kitaplarını okumak isterdiniz?

7 Şubat 2016 Pazar

En Sevdiğim Haber Kanalının En Sevdiğim Programları

*Blogda Konuk yazar günü.
Diğer yazılar da ilginizi çekebilir.
Göz atmak için tıklayınız.

Türkiye, en fazla haber kanalının olduğu ülkeymiş. E hal böyle olunca sevdiğin, sevmediğin, az sevdiğin v.s şeklinde kategorize edebiliyorsun.

Ben de 1996'da kurulduğundan beri takip ederim NTV'yi. 
Bence sadece habercilikte değil, kültür yaşam programlarıyla da öncü. İşte bu programlara benim de severek takip ettiğim üç örnek.

İlki tabii ki  Vedat Milor'un sunduğu "TADI DAMAĞIMDA". 

Ekranda izlediğimiz en güvenilir yemek programı, öyle ki Vedat Milor'un gidip tattığı lezzetleri denemek isteyen ciddi bir kitle var (ben ve Seyhan gibi). 
Bazen bir esnaf lokantasına, bazen de çok lüks bir restorana gidiyor ama her zaman en iyileri sunuyor. Bir de ağzını şapırdatmasa :).. 
Yine de bence o ülkemizin tek gurmesi. Program cuma akşamları ekranda. 

İkincisi Saffet Emre Tonguç'un sunduğu "PAHA BİÇİLMEZ İSTANBUL". 

İstanbul'un eski semtlerini tarihi ve hikayesiyle birlikte anlatıldığı program, yaşadığımız şehrin gördüğümüz ama bilmediğimiz  taraflarıyla tanıştırıyor. İzledikçe programın isminin ne kadar isabetli olduğunu göreceksiniz. Tabii Saffet Emre Tonguç'un kibar ve naif sunumu da paha biçilmez. Program cuma akşamları ekranda. Tekrarı da pazar sabahları.

Üçüncüsü de NTV'nin uzun soluklu programlarından "MAKAM FARKI". 

Programı duayen gazeteci Mehmet Barlas ve başarılı haberci Oğuz Haksever birlikte sunuyor.  
İki ismin de derin Türk Sanat Müziği bilgisi hayran olunası. 
Bizim jenerasyon için ağır ve alaturka bulunsa da, geçmişten günümüze en iyi eserlere yer veriliyor programda. İki ismin keyifli sohbeti de cabası.  
Makam Farkı her cumartesi NTV'de.

Haber kanalları sadece birbirine tahammül bile edemeyenlerin olduğu tartışma programlarından ibaret değil, çok iyi kültür yaşam programları da var.  Genelde birbirlerini taklit etseler bile...

6 Şubat 2016 Cumartesi

Yüreğimin Senden Tarafı {Kitap Tanıtım}


GÖKYÜZÜ ILE DENIZ ARASINDAKI MAVI

Nur her gece kız kardeşim Rhet Shel’i yatağa yatırdığında, anneannem Nazmiye gökyüzünü yerine birleştirir, annem de oraya yıldızları ve ayı nakşederdi. Ve sabahları Rhet Shel uyandığında, güneşi     sererdi oraya. Nur geri geldiğinde işte her şey böyleydi.  

Bunlar benim hayatımdaki kadınlar, ruhumun içindeki şarkılardı. Benim dışımdaki tüm sevdikleri 
erkekler bir şekilde kaybolup gitmişlerdi. Ben, o yüzden mümkün olduğu kadar onların yanında kaldım.
Kaderin paramparça ettiği ancak birbirine sıkı sıkıya tutunan bir aile... Onlar Ortadoğu'nun en kanlı 
işgallerinden birinde acının gölgesinde kaldılar, ama o küçük Meryem hiç görmemesi gereken bir şey gördü ve son nefesini vermeden önce ablasından bir dilekte bulundu. 
Bu dilek ki altmış yıl sonra 
savrulmuş köklerini arayan ama konuşamayan bir çocuğa, 
Halit’e ses oldu, yüreğindeki nefes oldu.

5 Şubat 2016 Cuma

Çaycı İzzet Efendi

Ben aslında konuk yazarlık konusunda iyi değilim. Daha önce konuk yazar olmaya çalıştım ama hiçbir şey başkasının blogunda anlatmaya değecek kadar önemli gelmedi. Kendi blogumdaki pervasızlığı başkasının alanında göstermenin alemi yoktu. Yazamadım. Ama istedim.
En sevdiğim arkadaşımın çok sevdiği Kukla Süreyya'nın blogunda konuk yazar olma fikri cazip geldi, bir sefer daha dene, dedirtti bana.
Süreyya, uzman olduğunuz bir konuda, diyordu ama kendimi hiçbir konuda uzman görmüyordum, vazgeçse miydim acaba şimdiden?
Bir konu bulursam belki işim daha kolay olurdu, diyerek önce konumu belirledim. Kendini fahri Çengelköylü ilan etmiş biriydim ve doğma büyüme Çengelköylü bir kukla olan Süreyya'nın blogunda yazacaksam yazım da Çengelköy'de geçmeliydi.
Süreyya'nın da hoşuma gidecek bir yer biliyordum, en iyisi oradan bahsetmek olacaktı: Çaycı İzzet Efendi.

Ben Kukla Süreyya'ya yazımı yazdım yolladım, yazı yayımlandı çok da memnun oldum ama bu güzel mekanı kendi blogumda anlatmayı unuttum ya da ihmal ettim.
Bu yazıyla hem Çaycı İzzet Efendi'yi tanıttım, hem de ben konuk yazar oldum, bunun da söylemiş oldum.


Gerçek Çengelköylülerin isyan etmesine yol açacak kadar popülerleşti Çengelköy.
Sadece "Çınaraltı"ndan ibaret bir yer değil, gençlerin açılan her mekanı doldurduğu bir semtimiz artık.
Çaycı İzzet Efendi ise ara sokaklardan birinde, ana yolun gürültüsünden uzak nezih bir mekan.
Dünya çayları Çengelköy'de toplanmış, gelip koklayıp zevkimize uygun çayımızı seçmeyi ve tatmamızı bekliyor.
Mekan adını çay risalesinin yazarı olan İzzet Efendi'den alıyor. Çay günümüzdeki popülerliğinde değilken bile çaya meftun olan İzzet Efendiye selam duruyor.
İçerisi çaylar ve kitaplarla çevrili. Dinginlik hakim.

İşin en güzeli de böyle bir yerin sahibi. Sahibinin ilgi ve alakasına, çay ikramındaki özene mest oluyorum. Zaten bu kadar güzel elektriği olan bir yerden başka türlüsü beklenemezdi. Yani demek istiyorum ki, arkadaş grubunuzla bir türlü toparlanamasanız yalnız gidin, sıkılmazsınız.
Belki Kukla Süreyya da gelir, karşılaşırsınız hem.

Belki de benimle karşılaşırsınız. Çengelköy küçük, belli mi olur? :)
Ben Haşmet Babaoğluyla karşılaştım mesela ^.^

4 Şubat 2016 Perşembe

Sizin İçin Mr. Bates'i Seçtim

Downton Abbey bitti. Ama ben müsadenizle repliklerle biraz daha etkisinin sürmesini sağlamak istiyorum.
Son sezonun ilk bölümlerinden bir sahne paylaşacağım.
Yanılmıyorsam ikinci bölüm.


Mr. Bates Anna'ya bunu söylediğinde, vay be, dedim.
Evlisin ve bu da bir daha asla yalnız ağlamak zorunda olmadığın demek...

Başka sözüm yok sayın hakim.