31 Aralık 2011 Cumartesi

Lonely Island

Issız bir adaya düşsem, yanıma alacağım üç meyve: karpuz, kiraz, elma olur.

Neden ıssız bir adaya düşeceğimi, ıssız bir adaya düşersem kimin bana hangi meyveleri seçtireceğini sormayın!

Zaten şimdiye kadar kimseye sormadınız; neden ıssız ada, neden ille "3 şey" diye.
Şimdi bana niye soruyorsunuz?!

Aaaa!!! Üstüme gelmeyin, zaten ıssız bir adada meyvelerle kaldım :)

29 Aralık 2011 Perşembe

My Princess


Benden çok güzel prenses olur!
Valla bak!
Güzel derken. İyi manasında. Yoksa prensessen otomatikman güzel de oluyorsun :)

Bir kere biri çıkıp gelse, doğumunuzda bir karışıklık olmuş aslında siz galler prensesisiniz, dese...
Cevaben evvela bir tokat patlatır sonra "ahmaklar şimdiye kadar neredeydiniz?" diye hesap sorarım.
Öyle havaya girerim ki, ahmak kelimesini o yüzden kullanırım.
Etrafta tah-ı revanımı arar gözlerim.


Ama bu kız öyle mi?
İlk tepkisinin bu olmasını beklerken ağlayıp sızlıyor.
Gerçi prenses olması demek, babasının ölmüş olması demek, ki aslında o, bunu kabullenemiyor.



Gerisi, prensesin eğitimi, romantizm, saray entrikaları ve iktidar olma politikalı..
En sevdiğim yanı, prensesin giyim tarzıydı.
Minicik kabarık etekler, fırfırlar, fiyonklar, danteller...

Bir önceki anlattığım Güney Kore dizisinde, hani gerçek kötü yok demiştim ya, bunda var.
Gerçek kötü, botokslu, hiç bir mimiği olmayan o kadın! İyyy! Sinir!

İzleseydiniz bana hak verirdiniz.
İzlemiyorsunuz madem, o zaman sadece söylediklerime inanın :)

26 Aralık 2011 Pazartesi

Mavi Tur


Ne istiyorum biliyor musunuz?
Mavi yolculuk...
Şöyle bi' başıma. Günlerce...

Mümkünse lüks olsun - :) e yani -
Eşsiz bir kütüphanesi olsun.
Oh.
Ne güzel hayal!

Gemi yolculuğu hayal ediyorum.
Oysa gemi tutar beni.
Şurada Eminönüne giderken bile, aman ters oturmayayım, diye dikkat kesiliyorum.
Kusacağım diye ödüm kopuyor.

Çok iyi yüzemediğimi söylememe gerek yok herhalde.
Üstelik balıklardan korkarım ve midemi bulandırırlar.
(Olası gemi batması durumundaki tereddütlerimdi bunlar)

Ama yine de güvertede oturup gökyüzünü seyretmek hoş olacaktır eminim.
Sonrasında yüz felci geçirme ihtimali yine aklıma geliyor yine görmemezlikten geliyorum.

Bu arada ben Titanic'i hiç izlemedim :)


2012 de gerçekleştirmeyi istediğim şey bu. Sağlık, mutluluk, huzur ve paradan sonra :D

21 Aralık 2011 Çarşamba

Sürpriz Mi Fiyasko Mu?


Aralık ayıyla 2011 yılının doğum günleri kutlamalarını sonlardırdık
Yeni yılda yeni doğum günleri yaşımıza yaş katmak için maalesef bekliyor olacak.

Biliyorum su gibi geçecek ama 'üzülmek için daha erken' diye avutuyorum kendimi.

Sürprizlerden alnımızın akıyla çıktık mı?

Sanırım birini yüzümüze gözümüze bulaştıkdık.
Ya da Bonny Food alıp bizim yüzümüze bulaştırdı.

Öğretmen arkadaşımızın dersanesini basıp bir kutlama yapmayı düşündük ama o kadar öğretmene  nasıl bir pasta alınır ki, diyerek Bonny Food'a yöneldik.


Siz taşımazsınız dendi diye sürpriz yapılacak yerin adresini verdik ve 16.30 dan önce gelmemesi konusunda tembihledik.
Sanıyoruz ki herşey planladığımız gibi olacak.
Ama söylediğimiz saatten neredeyse 2 saat önce gelip sürpriz yapılacak kişiden para tahsilatı yapılmak suretiyle ürün teslim ediliyor.

Emine Hoca bunun için dersten çıkarılıyor.
Olayı çözmeye çalşıyor.
Bizim sürprizin bozulması bir yana, parayı da kendi ödüyor.
Aynı anda bizim de haberimiz oluyor ve o yol bize zehir oluyor.

Bu kadarla kalsa iyi, sırf mumları dolayısyla seçilmiş olan ürün mumsuz gelmemiş mi?


Arkadaşlar sinirden doğru dürüst yiyemediler bile.

Ben mi? Ben yedim :)
Hatta en çok ben yedim.
Hatta eğer ürünü beğenmeseydim valla çok pis yaygara kopartırdım, ama bu rezaleti neredeyse unutmak üzereyim :)



Olsa da yine yesem!! Ama yoook yemem.
Artık bizden kimse Bonny Food'a bel bağlayıp ürün almaz :/
Ürünler çok cezbedici olsa da, o iş öyle yapılmaz.
Dolayısıyla kendi kuyularını kazıyorlar ki, çok yazık...

Not: Burda Emine Hoca diye bahsedişim tamamen dersanede 'Kız Emine' deyişimin özürüdür :)

19 Aralık 2011 Pazartesi

Koca Bebeğim

Kış geldi ama hala şortla t-shirtle dolaşıyor.
Üstüne bir şey al!
Çorap giy!
Terliklerin nerede?
Yine mi yazlık pijama?

Yazlıkları kaldırdım oysa, nereden bulup giyiyor?
Bir de, kışlıkları bulamadığını iddia ediyor :/

Mandalina götürdüm yesin diye. İlk elini attığı yumuşamış diye yemedi.
Çürümüş bunlar, dedi.
Muzu da azıcık çillensin yemez.
Hatta yeşilken sever maymuncuk =)

Neyse ben de, aldım bir poşet mandalinayı, bitirdim.
Bir de güzeldi ki sormayın.

Bir hışımla geldi odaya: Hastalanıyorum!
Yattı yatağına, üstünü de örtmüyor
"Battaniye getir!"
"Poları da ört!"

- Hastalanmıyorsun sadece üşüdün.
- Hastalanıyorum yorganı da ört.

Örtüyorum:
- Bak sen mandalina yemedin ama ben bitirdim çok güzeldi.
- Bitti mi?
- Bitti.

Bitince kıymetlendi tabii.
Mandalina yemezse asla iyileşemezmiş.
Komşudan mandalina istemek zorunda kaldım.
Sonra sabah turp gibi kalktı.
Hepsini mandalinaya borçluyuz tabii..

Off şu abiler... Çok nazlı çookkk...

17 Aralık 2011 Cumartesi

Midyat'a Da Bekleriz

- Ne oldu şimdi bu kız Midyat'a mı gitti?
- Dur bakalım, okuyalım anlarız.

;)

Midyat'a gitmedim. Henüz.
Ama gidesim var.

Beni Midyat'a çağıran ise, oradaki insanların güzelliği.

Geçip giden iş hayatımın belki de en güzel anısı, bir müşterinin beni arayıp, "size ufak bir şey yollamak istiyorum soyadınızı öğrenebilir miyim?" demesidir.
Olur mu öyle şey ben sadece görevimi yaptım, dememe aldırmadan kararlı olmasıdır.

Bu ne incelikti?! Nasıl güzel insanlar vardı yeryüzünde?!
Etrafınıza arkadaşım diye tanıttığınız biri sizi umursamadan sırtınızdan bıçaklarken hiç tanımadığınız birinin size hediye göndermesi ne garipti.


Midyat'tan gelen kargomda, Neşe Hnm'ın bilgisini verdiği üzere broşürler de çıktı.
Mardin zaten merak uyandırıcı bir şehir.
Gerçekten filmlerdeki kadar güzel mi, diye hep merak etmişimdir.
Broşürlerde gördüğüm Midyat'a ise bayıldım; o sokaklarda fotograf çekmek-çektirmek ne kadar eğlenceli, Beyaz Su'da bir çay ne kadar lezzetli, Ulu Camii'de namaz kılmak ne feyizli olacaktır kim bilir?!

2012 baharında Midyat planları yapıyorum.


Aldığım anda taktığım, çok sevdiğim, benim çok değerli olan kolyemdeki işçiliğe dikkat etmenizi rica ediyorum.
Teşekkür ediyorum Neşe Hnm.

Midyat'a da bekleriz ;)

15 Aralık 2011 Perşembe

Yeni Yıla Çalışarak Giremezdim

Fırsatsızlıktan işten ayrıldığımı söyleyemedim size.
Şu ahir ömrümde istifa da ettim ya.. Yürü be Seyhan!
:)

Aslında şu sıralar, vereceğim 'işten çıkış partisi' için hazırlanmaktayım.

Partiyi anlatırken duyaracaktım size, anlatacaktım olayları.
Ama ya incitirsem insanları?
Hala mı düşünüyorum başkalarını?
Bırak artık şunları...

Melek miyim neyim :)

Biliyorum.. biliyorum. Herkes işe girişte kutlama yapar, ben çıkarken yapıyorum.
E o kadar farkım olsun.

Güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından zevk alır!

Moral bozukluğu içinde yiten günlerimi değil kazanımlarımı düşünüyorum:
Önceden de, güzel bir hayatım olduğun bilincindeydim.
Ama.
Şimdi.
Her saniyemden zevk alıyorum.
'İş seçme' ve hatta 'Çalışmama' lüksüm olduğu için her gün Allah'a şükrediyorum.

Sadece kendim için değil herkes için dua ediyorum.
Mesela çalışmak isteyip iş bulamayanlara iş diliyorum.
İşinden, maaşından ve/veya patronundan memnun olmayanlara memnun olacakları bir iş diliyorum.
Çalışmak istemeyip mecbur olanların ise mecburiyetleri kalksın diye dua ediyorum.

Amin deyin, mübarek noel zamanı, dualar geri çevrilmez :)

12 Aralık 2011 Pazartesi

İntikam Soğuk Yenen Bir Yemektir Ama Bazen Sıcak Yenebilir

İntikam.
Soğuk yenmesi tavsiye edilir.
Ama, o bana çok zalimce gelir.

Yani yaşlandıkça.. Ya da yaş aldıkça diyim hadi..
Yaş aldıkça zalimce gelmeye başladı..
Çünkü soğuk yemek için kin tutmak gerekiyordu. Kin de, bünyeye ağır geliyordu.
İlk etki geçince, aman diyip unutmaya karar veriyordum.
Unutuyordum.

Bunu da, yaşımın getirdiği en güzel hediye sayıyorum.

Ama bazen. Bazı şeyler. Unutulmuyor.
Siz belleğin unutulacaklar kısmına gönderdikçe, yeni gelişmeler, önceki olay -ya da olayları- unutma kısmından kaçırıyor ve birlik oluyorlar.

Size de yemininizi bozmak kalıyor.


İşte o zaman intikam, tadından yenmiyor.

8 Aralık 2011 Perşembe

Şimdiki Zaman

Seyhan son zamanlarda; geziyor, tozuyor, okuyor, izliyor...
Oysa sadece ders çalışması gerekiyor.

Bir kaç gün sonra sık sık yazmaya başlayacağının sözünü veriyor.
Sizlerden gelen yorumlara, maillere bayılıyor.

Hayatından memnun, "İyi ki!" diyor.

Peki neden kendinden 3. tekil şahısdan bahseder gibi bahsediyor?
Oysa bundan nefret ediyor :)

Ve bu kadar şimdiki zamana, "di'li zaman"dan görsel ekliyor:




Bu fotografı çok seviyor,
bakmaya doyamıyor,
becerikli blog sahibini ziyarete davet ediyor sizi ;)

3 Aralık 2011 Cumartesi

Zil Sesi

Telefonumun zil sesine çok zor karar veriyorum.
Çalan şarkıyı hem sevmeliyim, hem giriş kısmı güzel ve sözsüz olmalı, hem de beni yansıttığına inanmalıyım.

Bundan önceki, zil sesim Pink'in "So what"ıydı.
Güzel başlar.
İnanmazsan tıkla :)

Şu kız da, benim telefonum çaldıkça çok sevdi mi?
Benden istedi mi?
Sonra da zil sesi yaptı mı?
Onun telefonu çaldıkça ben benimki sandım mı?

Evet.

Haliyle bir zaman sonra dayanamadım. Değiştirdim. Yazın favori şarkım haline gelen bu şarkıya geçiş yaptım.
Hem çok severim. Hem çok güzel başlar.
Hem de deli gibi dans etmişliğim vardır -ben zaten normal dans etmem :)-
Bana iyi gelir yani her telefonum çaldığında.


Benim telefonum çaldığında Nursel istedi, aa bana gönder bende kullanayım, diye. Tamam dedim hadi o Nursel. Ayda yılda bir görüştüğümüz için aynı zil sesinden rahatsız olmam, dedim.
Nitekim geçen hafta beraber Bursa'ya gittik. Ne o, ne ben çıldırdık :)

Geçen zaman sırasında şu kız ısrarla benden istiyor bu şarkıyı, ama göndermiyorum. Biliyorum. yapmıyacağım dese de, zil sesi yapacak, beni deli edecek.

Ama geçtiğimiz haftalarda bir fırsatını bulup benden kendine göndermiş, bu şarkıyı. Yetmemiş, Mehtap'a da göndermiş.
Şimdi her buluşmamızda, birimizin telefonu çalıyor hepimiz telefonumuza davranıyoruz.

Tıpkı bugünkü gibi.

Şimdi yeni zil sesim için kriterlerim:
Hem sevmeliyim.
Hem güzel ve sözsüz başlamalı.
Hem beni yansıtmalı.
Hem de benden başka kimse sevmemeli ;)

19 Kasım 2011 Cumartesi

Dünyanın Ortasında Bir Yer

Artık hayattan iyice koptum.
Ne bir sayfa kitap okuyabiliyorum günlerdir, ne bir iki dakika da olsa Tv izleyebiliyorum.
Gün boyu internet başındayım belki ama bir kaç saniyesi bile şahsi işlerim için değil.
Özlüyorum çok fazla.
Okumayı. Gezmeyi. Yazmayı.
Yaşamayı yani.

Bir kaç hafta önce tiyatroya gitmiştim. Ne zamandır gitmiyordum. Oysa çok severim tiyatroyu.
Oyunun başlamasını beklerken arkadaşıma "bu oyun çok sıkıcı bence" dedim.
Öyle de peşin hükümlüyümdür.
İsmini bile bilmeden girdim oyuna.

Derken başladı oyun.
Bir dakika dolmadan "ayy çok sevdim ben bu oyunu" dedim :)
Böyle de dönerim.


Siz tabi haliyle oyun bittikten sonraki görüşümü merak ediyorsunuz:
Çok beğendim ya. Gerçekten.
Yoksa üzerinden haftalar geçmesine rağmen vakit ayırır burda bahseder miydim?

Hadi bir de fragman koyayım ama hepsini izlemeyin :)



Dün akşam ise, iş çıkışı Gülşen'in Bostancı Gösteri Merkezindeki konserindeydim efendim.
Arkadaşım bilet almış, gel benle, dedi gittim ben de. "Aaa Gülşen mi? Ne alaka" demeyin siz de yani.

Ama beğendim he. Sahnesi güzelmiş. Sesi güzelmiş. Şarkıları da güzelmiş:)
Arkadaşım, şaka maka hiç bi şarkısını bilmiyormuşsun, dedi :))

Çok güzel bir sahne showu hazırlamıştı, hem dans etti, hem söyledi.
Şarkı seçimleri, sırası süperdi.
Bir bluz giymişti üstüne...
Başka da birşey giymemişti :)))
Ama o siyah donunun gözükmesinin seksi değil çirkin olduğunu biri söylemeliydi o kızcağıza.
Madem o don görünecekti her fırsatta, bari pul payet işli birşey olsaydı.
Dansçı kızlar bir çıtçıtlı body giymişlerdi :)
Erkek dansçılar ise boğazlarına kadar kapalılardı ya, kan ter içinde kaldılar gariplerim :)

Konserin tek kötü yanı benim sesimin kısık olmasıydı, yoksa Gülşen kadar bende inletirdim orayı :)

9 Kasım 2011 Çarşamba

Pasta

Her güne bir post hedefim vardı, meğer zormuş, hedefime yaklasam da ulaşamadım :/

Başlık sizde ne bekletiler uyandırdı bilmiyorum ama, yazıyı yarıda kesip sayfayı kapatmanıza çok az kaldığını hissediyorum.
Çünkü, size yaptığım bir pastadan değil, bir diziden bahsedeceğim ve o dizi bir kore yapımı :)

Ve okuyucularım birer birer sayfayı terkedeeerrr :)


Kaldık mı biz bize..
Geçen bayram hasta yatarken bitirdiğim bir diziydi.

İzlemesi benim için zor oldu çünkü ben çok severim makarnayı.
Her bölüm kaç makarna yapılıyordu? Takip etmesi zordu.
Bir şef vardı. Bir de azarlayıp durduğu çaylağı.
Şefe gıcıktım. Ama salak kıza daha gıcıktım.
Gül gibi müdür dururken..
Neyse. Salak dedik ya.
Derken onlar erdi muradına, biz canımızın çektiğiyle kaldık.
Yani makarnayı.

:)

Bu dizinin en ilginç yanı; habire kötülük beklediğiniz insanların inatla kötülük yapmıyor olması. Gerçek bir kötü yok dizide diyebilirim.
O yüzden çok sevdim onları :)


Şefin mimiklerine taktım ama.
Sonra bir baktım; bende onun gibi gözlerimi kısıyorum, onun çıkardığı sesleri çıkarıyorum. Üzerime yapışacak diye korktum.
Neyse ki yapışmadı. Yani umarım yapışmamıştır :/


"Böyle dizi yorumu mu olar?" diyenler içün:

Gayet hoş, açıklayıcı bir yorum burada

Dizinin en güzel kısımlarından alıntılarla oluşmuş bir yorum da burada

7 Kasım 2011 Pazartesi

Ben Çektim!


Fotografta gördüğünüz kişi arkadaşımdır.
Şeyda'nın amcasının kızı, Semra'nın teyzesinin kızıdır.
Yani akrabam bile sayılabilir.

Bu fotografı ben çektim.
Bazılarınız bir yerlerde görmüş olacağından tanıdık gelecektir :)

Buraya kadar herşey normal.

Ancak bu fotograf Twitter'da, Facebook'da milletin profil fotosu olma yolunda hızla ilerliyor.

Bu durum haliyle fotograftaki kişiyi - ki onun bir adı var ama biz kısaca "Su" diyelim -rahatsız etmekte.

Birincide, ya bırak zavallılar işte, falan diye teselli ettik ama ne üçü ne beşi.
Kardeşim koysana profiline Adreana Lima'yı. Benim çektiğim, Su'nun fotografından ne istiyorsun.


Bu da ispatı ben çekiyorum o poz veriyor :)
Eserlerim çalınıyor diye havaya girip bir isim mi bulsam kendime?

Ama orjinal bir isim bulmam gerek. Seyhan Photography olmayacak merak etmeyin.
Orjinal bir şey..
Hımm.. Ne olabilir...
Buldum!
Fotograf kasası!

Çok orjinal(!) Hiç çalıntı değil(!) Bana da çok yakıştı :)

Ay kendim söyledim kendim güldüm yine yaaa:)))

6 Kasım 2011 Pazar

Bu Bayram Harçlık Verecektim Ama

Bayramı hissetmek yaşla alakalı bir şey.
Bir yetişkinin bayram anlayışıyla, çocuğunki arasında dağlar kadar fark var.
Bizim yaşadığımız şey değil bayram.
Çocukların hissettikleri.

En küçük kuzenime bakıyorum, giyinmiş kuşanmış.
Kalabalık etraf. Bir kutlama. Bir şenlik.

Kendime bakıyorum sonra. Bitmeyen hazırlıklar, ziyaretler.. etler :/
Telaş. Yorgunluk.

Bayramların çocukken ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorum en azından.

O yüzden dün minibüsçünün, para üstünü tamamen madeni para olarak vermesine hiç kızmadım.
Kapıya gelen çocuklara veririm, dedim.

Ama kimse çalmadı kapımı :/
Çocuklar çıkmıyor mu artık şeker toplamaya?
Neden ama?


Elma Kurdu'mda size birlikte çıktığımız bir şeker toplama anısı anlatsın bence.

4 Kasım 2011 Cuma

Daldan Dala

Bu yaz başıma öyle bir şey geldi ki, hayatta ne istediysem gerçekleştiğini o zaman idrak ettim.
İstediğim şey, hep istediğim şey, hem de istediğim şekilde gerçekleşti.

Sonra çoğu şeyin istediğim gibi şekillendiğini gördüm.
Sonra mutlu oldum.
Sonra düşündüm:

Kötü yaradılışlı kişi Allah'a yalvarmasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma firavunun başı bir kez bile ağrımadı..! (Hz. Mevlana)


Bu da beni, 'ben sevilen bir kul değil miyim?'e kadar götürdü.
Sonra da aklıma Sultan Murad geldi.

Sultan I. Murat kelime-i şahadeti 3 kere üst üste getirdiğinde gözlerinin önünde kabe canlanırmış.
Diğer insanların ilk seferde kabeyi gördüklerini sanan Sultan Murad bu duruma çok üzülürmüş.
Yaratıcısı tarafından sevilmediğini sanarmış.

Kosova savaşında, bu savaştan zaferle ayrılmayı ve sehit olarak ölmenin duasını yapmış.
Savaş Osmanlı lehine sonuçlanmış.Sultan Murad zafere, şehit olmadığı-duası kabul olmadı diye sevinememiş bile.
Rabbi'nin onu şehitlik mertebesine layık görmediğinden artık eminmiş.

Derken osmanlı askerleri,
"Sultan'a mesajım var" diyen yaralı bir Sırp'ı, duymuşsunuzdur mutlaka meşhur Miloş'u kendi elleriyle Sultan'ın çadırına sokmuşlar, ve Miloş sakladığı hançerle Sultan Murad'ı şehit etmiş.

Ana fikre gelmeden belirtmek isterim ki Hüdavendigar lakaplı Sultan Murad'ın türbesi şehit edildiği yerde Kosova'dadır. Sırplar türbeyi muhafaza etmiş ancak tam karşısına Miloş heykeli dikmiştir.

Yazının ana fikrini benim söylemem okuyucuyu sınırlamak olacağından ana fikri size bırakıyorum.

Ancak başı sonu alakasız olmasın diye bir gün Kosova'ya gidip Sultan Murad'ın mezarını ziyaret etmenin de, yapmak istediğim şeyler listesinde yer aldığını söylemek isterim.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Ben Prenses Oldum

Durun durun sandığınız gibi değil?

2. gün önce kapım çalındı.
Elinde bir elma.
Gelen kişi bir cadıydı.

Cadıların en güzeli.
Kapımda kahkahalar atıyordu.

Bense şaşkınlık içinde. Kopmanın eşiğinde.

Üst kattan inen birileri.
Onlar kim mi?
Somurtkan. Obur. Bilgili..
Ve diğerleri:
Yedi cüceler yani.

Ben çığlık kıyamet.

Pastaya mı sevineyim?
Doğum günümden kaçamadığıma mı üzüleyim?
Yoksa, koca koca kızların yedi cüceler kostümü içinde olmalarına mı güleyim?

Bilemedim.


Direnmedim tacımı da taktım.
Bir prens eksikti o akşam. Ama ona da, beyaz atına da başlıycağım yakında:)

Party istemiyorum ya.
Dedim kaç kere. Sürpriz hele hiç istemiyorum. Sevmiyorum.
Hatta korkmuş bile garibim, kızacağım sanmış güzel cadım :)


Bozuk ruh halime, sürpriz de, yemekler de, davetliler de iyi geldi.
Tabii hediyelerde :)

Dün.
Gerçek doğum günüm.
İşteyim.
Müşteriyle konuşuyorum. Ayyy elinde pasta, üstünde mumlar.
N'oluyoruz?!?
Çok komikti ama ya!
Mumları alelacele üfleyip, müşteriyle konuşmaya devam ettim.


İçerden Burak Bey'in ve ismini bile bilmediğim o çocuğun da gelmesiyle cidden çok utandım ama aklıma geldikçe de gülüyorum.

Bu pastanın öncesinde ve sonrasında yediğim tatlılarla kendimi çok kötü hissetmeye başladım.
Öleceğim sandım ya...
Ama o "ölmeme ramak kalma" bile, akşam bir dilim de, sevgili gelinim ve abilerimle yememe engel olmadı!

Bitti mi?
Yooo.
Gelelim bu sabaha:)


Evet efendim. Bir pasta da bu sabah kestim...

Off şimdi bu yazıyı okuyup "off Seyhan ne doğması sen öl ya" diyeceksiniz diye de bu yazıyı burada kestim.
Demeyin ama günah :)

23 Ekim 2011 Pazar

Kız Kıza Gezelim Bu Gece

Önceden sık sık görüştüğüm arkadaşlarla, işten güçten fırsat bulup bir araya gelemez olmuştuk.
Durumdan şikayetçiydik ama olmuyordu işte.
Ama Almanyadan gelen misafirimiz bir baktık ki bir araya getirmiş bizi.
Sürpriziyle planların yapılması bir oldu.
Ama nasıl iyi oldu.


Beraberken zamanın donduğu, huzurlu ve mutlu olduğum arkadaşlarım.. canlarım benim..

Ne kavgamız kavga, ne küsmemiz küsme.
Kahkalar bol, riyasız.

Bir insanı çocukluktan tanıyınca böyle sanırım.
Hep çocuksun.

İçimizdeki çocuk büyümesin.
Bize denk gelen garsonlar hep sabırlı olsun :)



Asumanın kendi elleriyle masanın üstündeki camın altına yerleştirdiği, garsona "bu buradan çıkmayacak!" talimatı verdiği notumuz.

14 Ekim 2011 Cuma

Bildiğiniz Lahmacunlara Benzemez

Depresif bir başlık kullanmakla, esprili bir başlık kullanmak arasında kaldım.

Kendi teşhisimi kendim koyarım; manik depresif olduğum doğrudur.
Sadece sn.ler içinde yaşadığım gel-gitler, artık alışmam gerekirken beni bile ürkütüyor.
Ama siz merak etmeyin ısırmam:)
Yani.
Henüz kimseyi ısırmadım :))) - Isırabileceğimin sinyallerini de verdim, hay Allah.

Bu arada, siz başlığı görüyorsunuz ancak ben hala bir başlık bulamadım :)

Ama bu lezzeti nasıl özetleyebilirim:


Bu kadar güzel yemekler yapamasaydı da annemi severdim.
Ama hani dünyanın en harika lahmacununu yapıyor ya, ne yalan söyliyeyim o benim annem diye tüm dünyaya gösterip gururlanmak istiyorum.
:)
Sonra zavallı kızımı düşünüyorum. O hiç böyle böbürlenemiyecek :)

Sadece lahmacun olsa iyi, çok güzel hamur yoğurur, çok güzel bezeler haline getirir, onları çok güzel açar.
Samimi söylüyorum ben elimi hiç bir işe sürmeden izlerim. Ve, anne ne kadar güzel yoğuruyorsun, ne kadar güzel açıyorsun, diye hayranlığımı belli ederim.
Ben de annemi çok güzel izlerim.

Bir gün annemin arkadaşı benim bu iltifatlarım karşısında daha fazla dayanamayıp, kızım bende böyle açıyorum annen değişik birşey yapmıyor ki, demişti.
:)
Ona göre değişik olmayabilir bana göre benzersiz.


Annemin lahmacun yaptığı gün abimin arkadaşı aradı ve pazar günü sen evdeysen annen kesin lahmacun yapıyordur dedi :)


Ama eskisi gibi çok çok yapamıyor, kolları ağrıyor, bize anca yetiştiriyor.



Böyle bir post yazmak yoktu aklımda ya, hani gereksiz yere vaktinizi aldıysam kusuruma bakmayın.
Canınız çektiyse hele çok özür dilerim.

11 Ekim 2011 Salı

Sevgili Pierre...

Seni seviyorum gerçekten..
Çantandan.. cüzdanından.. Etinden, sütünden yararlanmak istiyorum.
Bunu demekte sonuna kadar hakkım olduğumu az sonra göreceksin...
Önce:


Sonra:


Böyleyken, böyle Pierre.

Sen de beni tanısan çok severdin inan!

:)


Not: Biliyorum, biliyorum zıt renk bir kurdele kullanmalıydım..

Evitare'm

Ya nasıl bir yoğunluktur ya da nasıl bir tembelliktir bilinmez..
Hayır hayır tembellik olsa derdim, bu bildiğin yoğunluk...

O kadar cümleler var ki, bitmiyor hiç biri..

Bayram da hediye gelen Evitare'mden bahsetmek istiyorum.

Kargocu geldi.
Ücret verecek miyim, dedim, nerden gelmiş kimden gelmiş bilmiyorum ama önce suratsız suratsız kargo parası verip vermeyeceğimi sordum. Yok deyince rahatladım:)

Sonra açtım. Sonra sevindim!


Evitare beni unutmamış, bayramda hediye göndermişti.
Üstelik bu şaldı!

Karşılık beklemeden insanlara böyle inceliklerde bulunan insanların yolu hep açık olsun hep mutlu olsunlar ve insanları mutlu etmeye devam etsinler istiyorum.

Reklam yapayım mı?
Hayır, bu reklam değildi! Yapmıyım mı?
Yapiyım yapiyım...

Evitare eşarplarına bu adresten ulaşabilirsiniz ;)

9 Ekim 2011 Pazar

Ne Berbat Bir Gün


Hafta içi kaçta kalkıyorsam bu sabahta o saatte kalktım.
08:05

Hazırlandım.
Hafta içi kaçta çıkıyorsak o saatte yola çıkmak için yol arkadaşımı beklemeye başladım.
Yok.

Sonunda aradım.
Gelmiyormuş o meğer. Beni de gitmiyor sanıyormuş. Haber vermemiş.

Elimde poşetler, çanta. şemsiye.
Gecikmeli olarak düştüm yola.

Geciktim ya. Minibüse bineyim.
Ben böyle dedim ya gelmedi minibüs.
Yolu yarıladım ama yine de geldiğinde bindim. Zaten biraz sonra da indim.
Azcık erken inmişim, aklımı seveyim.
Yolu kısaltıyorum sözde. Yol bitmiyor.

Derken geçen bir araba zaten şemsiyeye rağmen ıslanmış beni yıkıyor adeta.
Bir araba bir insanı ancak bu kadar ıslatabilirdi.
Ettiğim küfürü bütün dünya duysun ama en çokta arabanın sahibi duysun istedim.

Aksilikler o kadarla kalsa ben kuruyunca unutabilirdim.
Kısa yol olarak seçtiğim otopark kapalı!
Doğruya bugün pazar! Kim işe gelir ki?
Ama benim dolanmaya hiç niyetim yok!
Önce elimdekileri attım duvarın öteki tarafına.
Sonra kendimi.

Ben ölemedim bir türlü.

Şimdi de ne yapacağımı bilmeden duruyorum.

Hala kurumadım.

Not: Bana çok geç kalktığınızdan, güzel ve uzun pazar kahvaltınızdan, bugün görüşeceğiniz sevdiklerinizden bahsedin..

7 Ekim 2011 Cuma

Bonsai

Bizim evdeki tek bitki bir bonsai.
Abim, anneme anneler gününde hediye almıştı.

Bonsaileri yaşatmak kolay değil bilenler bilir.

Annem çok güzel baktı ve annem gittiğinde biz nasılsa onu kuruttuk!


Bonsainin bu halini gördüğümde çığlık çığlığa sulamaya götürdüm.
O anneme hediyeydi ve ben onu kurutmuştum, neredeyse ağlayacaktım.
Üst resimdeki hali iyi, sonra tüm yaprakları döküldü ve kuru daldan ibaret kaldı ortada. Ama ben ondan vazgeçmedim.
Sevdim, suladım, konuştum, dua ettim.
Ki ben bitki sevmezdim.
Daha önce çok çiçek kurutmuştum, ama hiç bu kadar üzülmemiştim.

Sonra yeşerdi umutlarım, filiz verdi...




Ve olmaz denilen oldu.


Yaşamaz artık denilen bonsai yemyeşil.
Gülümsüyor her sabah bana, ben de seni seviyorum diyor adeta...

6 Ekim 2011 Perşembe

Her Kadın Hacerdir!

Okuduklarımdan çok bahsettimde okumadan bir kitaptan ilk defa mı bahsediyorum ne?

Çünkü gazetede görüp heyecanlandığım bir kitap bu.


Hemen alıp, bir çırpıda okuma isteği oluştu bende.
Ama yasaklıyım!
Başucumda biriken kitaplar bitmeden, sepetim taşsa da kitap almıyorum.
Alırsam öncekiler yalan olacak biliyorum.

Bu kitap sayesinde okuyama ağırlık vereceğimi hissediyorum. Bakalım göreceğiz ;)

Not: Elimdekilerin hepsini bitirmekten vazgeçtim, bu ay 3 kitap okursam bu kitabı okumayı hak etmiş sayıyorum. Bana şans dileyin :)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Nazif Bey Ve Hatice Hnm.

Üç ayı aştı ben işe başlayalı.
{Hey maşallah ne güzel cümleyle açılış yaptım. Bu yazı imla hatasından, devrik cümleden geçilmez artık(: }

Muhasebecimiz.
Ofisin neşesi, iş bitiricisi, hiperaktif, küçük adam.
Hatırlamıyor adımı!
Önceleri kağıda yazdı.
Sonra kaybetti kağıdı.
Baktım, yok hatırlamayacak adımı.
Bıraktım uğraşmayı.

Hülya Hanııııımmmm, diyor. Efendim, diyorum.
2 sn sonra! Sadece 2 sn sonra, Hatice Hanım, diyor. Efendim diyorum.

İlknur komada!

Sonra tekrar Hülya. Ve Hatice.
Kafasını karıştırmak için her seferinde başka bir isim söyliyeyim diyorum.

Hülya Hnm. dediğinde, "benim adım Oya" diyeyim mesela.
Ama yapmıyorum bu zalimliği.

Ben kendisini düzeltmekten ilk hafta vazgeçmiştim. Düzeltmiyorum. Bize de eğlence çıkıyor.

Ama.

Ama ben kendisine yanlışlıkla Nafiz Bey yerine, Nazif dediğimde, aldım ağzımın payını

- Nazif değil Nafiz!

İlknur krizde. İlknur koptu. İlknur gülmekten ölecek.

Ben inanamıyorum. Ben şokta. Ben mors!


Geçen gün Özgür Bey de, Seyhan yerine Seda Hnm. dedi. Efendim, dedim, çok afedersiniz Seyhan Hnm. dedi.
Ben alışkınım dedim. Nafiz Bey de, ben hep yanlış söylüyorum değil mi dedi :))

En azından biliyor.
O değil de Özgür Bey'e çıkışsaydım çok komik olurdu :))))

Not: Geri dönüşüm kutusuyla gurur duyuyorum, tavsiye ederim ;)

2 Ekim 2011 Pazar

Yeni İmajlar

Yeni sezon açıldı ya, herkeste bir yenilenme genel anlamda bir güzelleşme görüyorum.
Mesela Fahriye Evcen.
Zaten çok güzel bir hatun kendisi.
Güzel deyip geçmemek lazım. Güzel insanın daha da güzelleşmesi çok zordur. Kendimden biliyorum :)))


Saçlarını boyatmadan önce bana sorsaydı, boyatma, derdim. Böyle süper olacağını ön göremezdim yani! Böyle de dürüstümdür :)
Kim düşündüyse bravo!

Sonra Kıvanç'ımız var birde. Kendisi dizi de Kuzey midir, Güney midir onu bile bilmiyorum. Fragmanlara denk geliyorum, ne olmuş buna böyle!?!, diye bakakalıyorum.


Kaç kilo vermiş nasıl vermiş hiiç bilmiyorum ama süper olmuş.
Elmacık kemikleri falan. Dehşet!! Adama benzemiş :)))

Keşke bu güzel gelişmeleri sıradaki ünlü içinde söyleyebilseydim.
Ayyy!! Annecimmm!!!


Kendisinden ödüm koptuğu için yorum yapamıyacağım :/

Erol köse'nin t-shirtünü gördünüz mü peki?
Bu yazımda kullandığım görseli almış.
Buna neden olduğum için çok üzgünüm Hadise.


Fotografa bakınca Erol'un da fazla kiloları göze çarpıyor.
Ama adam şöyle starım, böyle sahne alırım diye dolanmıyor, dolayısıyla kendisini eleştirmiyoruz.
Ancak Hadise'yle bu kadar uğraşan abimiz, sıkıysa Bülent Ersoy'a sarsa ya :))

Ahhh Desparate Housewives...


Çok üzgünüm..
Olacak şey değil. Gerçekten. Çok üzgünüm.
Bennu Yıldırımlar haricinde cast hayal kırıklığı.
Fragmanlardan gördüğüm kadarıyla bile Bennu, muhteşem!
Ama diğerleri...
Özellikle de Gaby'i canlandıracak kişi kimse işte o! O hiç olmuş mu ya?!
Gaby'i Beren Saat tipinde biri oynamalıydı.

Neyse bak kızdım, daha yazamıyacağım.